Ana Sayfa  Sohbet  Şarkı Sözleri  Sağlık  Fıkralar  Arama Seviyo mIRC

Menü

   Ana Sayfa
 Cinsellik
 Diziler
 Filmler
 Fıkralar
 Güzel Sözler
 Haberler
 Hikayeler
 Kimdir Nedir
 Kimdir nedir
 Msn Messenger
 Oyunlar
 Programlar
 Resimler
 Rüya Tabirleri
 Sağlık
 Videolar
 Yemek Tarifi
 Şarkı Sözleri
    İletişim

mRC Yukle Sohbet

Sohbet chat TurkChat

 

  Solunum Sistemi Sağlığı

Okunma

20376

Akciğer kanseri
Akciğeri kanseri sıklığı, son yıllarda giderek artmaktadır. Daha önceleri sıklıkla 60 yaşın üzerindeki erkeklerde görülmesine rağmen, günümüzde kadınlar arasında da sıklığı artmıştır. Erkeklerde görülme yaşı da 60 yaşın altına inmeye başlamıştır.

Yapılan çalışmalar, akciğer kanseri ile aşağıda bahsedilecek çeşitli olayların ilgili olduğunu göstermiştir;

  • Sigara: Sigara içimi ile akciğer kanseri arasında direkt bir ilişki mevcuttur. Kişinin sigara içmesi yanısıra, başkalarının içtikleri sigaranın dumanına maruz kalması da bu açıdan önemlidir.

  • Çeşitli kanser yapıcı maddeler: Berilyum, Radon ve Asbestoz gibi maddeler akciğer kanseri riskini arttırırlar.

  • Geçirilmiş tüberküloz (verem) nedbe dokusu üzerinde akciğer kanserleri gelişebilir.

  • Ailede akciğer kanseri olması akciğer kanserine yakalanma riskini arttırmaktadır.


    Belirtileri

  • Öksürük, balgam, kanlı balgam, göğüs ağrısı, akciğer iltihabı, göğüs kafesi içine sıvı birikmesi, ses kısıklığı, tümörün damar basısı nedeniyle göğüs üst bölümünde boyunda ve başta ortaya çıkan ödem (şişlik)

  • İştahsızlık, zayıflama

  • Kemiğe yayılım sonrası kemik ağrıları, kanda kalsiyum artışı ve buna bağlı belirtiler

  • Karaciğere yayılım sonrası, karaciğer büyüklüğü, ağrı ve ateş,

  • Beyne yayılım sonrası, bazı nörolojik belirtiler ve nöbetler,

  • Bazı hormonların tümör tarafından anormal salgılanması nedeniyle çeşitli hormonal bozukluklar


    Tanı

  • Göğüs röntgeni (akciğer grafisi), bilgisayarlı tomografi

  • Balgam sitolojisi (hücre incelenmesi)

  • Bronkoskopi (hava yollarına özel aletle bakılması)

  • Biopsi (incelenmek üzere parça alınması)

  • Diğer organ metastazlarına (organ yayılması) yönelik ileri tetkikler sonrası akciğer kanseri tanısı konur.


    Tedavi

    Tümörün büyüklüğüne, yayılımına ve patolojik tipine bağlı olarak tedavide:

  • Cerrahi

  • Kemoterapi (ilaç tedavisi)

  • Radyoterapi (ışın tedavisi) önemli yerler tutmaktadır.

    Akciğerlerde başlayan kanserler 2 tipe ayrılırlar. Mikroskop altında hücrelerin görüntüsüne göre küçük olmayan hücreli akciğer kanseri ve küçük hücreli akciğer kanseri. Her tip akciğer kanseri farklı şekilde büyür, gelişir ve tedavi edilir.


    Küçük Hücreli Akciğer Kanseri

    Tüm akciğer kanserlerinin %20 kadarı küçük hücreli akciğer kanseridir. Diğer akciğer kanseri tipleri içinde en hızlı artış gösteren tip budur. Bu tip akciğer kanseri sigara içimi ile ilişkisi en belirgin akciğer kanseridir. Sigara içen kadınların erkeklere göre bu tipe yakalanma olasılığı daha fazladır.


    Hastalığın Evreleri

    Sınırlı Hastalık

    Kanser sadece bir akciğerde ve/veya yakınındaki lenf bezlerindedir (lenf bezleri küçük, fasulye benzeri oluşumlardır ve tüm vücutta bulunmaktadır. Vücutta mikroplarla savaşan hücreleri yapar ve depolarlar).

    Yaygın Hastalık

    Kanser başladığı akciğerden göğüs boşluğundaki veya vücudun diğer bölgelerindeki başka dokulara yayılmıştır.

    Nüks Evresi

    Nüks hastalık demek tedavi edildikten sonra kanserin yeniden ortaya çıkması (nüks etmesi) demektir. Akciğerlerde veya vücudun başka bir yerinde ortaya çıkabilir.


    Küçük Hücreli Dişi Akciğer Kanseri

    Küçük hücreli akciğer kanserlerinden daha yaygındır ve genel olarak daha yavaş gelişir ve yayılırlar. Bu kanserin 3 ana tipi vardır:Bu tipler arasında tedavi ve yaşam süresi açısından fark yoktur. ABD'de tanı koyulan tüm akciğer kanserlerinin yaklaşık %80'i küçük hücreli dışı akciğer kanseridir. Bu kanser türü şunları içermektedir:

    Skuamöz Hücreli Karsinom

  • Genellikle yerleşimi akciğerin iç (santral) kısımlarıdır.

  • Sıklıkla bronş tıkanıklığına yol açar.

  • Yavaş büyüme eğilimindedir.

    Adenokarsinom

  • ABD'de tanı koyulan tüm akciğer kanserlerinin yaklaşık %40'ından sorumludur.

  • Genellikle yerleşimi akciğerin dış (periferik) kısımlarındadır.

  • Sıklıkla lenf nodlarına ve uzak organlara yayılır.

  • Sigara içmeyen kişilerde en yaygın olan küçük hücreli dışı akciğer kanseridir.

    Büyük Hücreli Akciğer Kanseri

  • ABD'de tanı koyulan tüm akciğer kanserlerinin yaklaşık %15'inden sorumludur.

  • Genellikle büyük bir lezyon olarak görünür.

  • Yerleşimi akciğerin dışı (periferik) kısımlarındadır.

  • Lenf nodlarına ve uzak organlara yayılma eğilimindedir
  • *

    Astım
    Alm. Asthma, Fr. Asthme, İng. Asthma. Krizler halinde gelen bir nefes darlığı. Astım krizi, kısa veya uzun süreli olabilir. Kriz bronşların (akciğere hava götüren borucukların) daralması ile başlar. Bronşların daralması üç mekanizma ile olur. Bunlardan en önemlisi bronş cidarındaki düz kasların kasılarak bronşu daraltmasıdır. Diğerleri ise bronş iç yüzeyinin su çekerek şişmesi ve akışkanlığı az yapışkan bir balgam ifrazıdır.

    Ortaya çıkışı bakımından astım iki kısma ayrılabilir: Birinci tip astım; dış tesirler karşısında meydana gelir. Allerjiktir. Bu kişilerde genellikle ailevi olarak astıma bir meyil vardır. Astım daha çok allerjik hastalıklara meyli olan kişilerde görülür. Kişi allerji yapıcı müessir madde ile (toz, polen vb.) her karşılaştığında kriz ortaya çıkar (Bkz. Allerji). Bu tip astım daha çok görülür.

    İkinci tip astım: Allerji ve ailevi özellikler bahis konusu değildir. Daha çok 40 yaşından sonra ortaya çıkar. Ortaya çıkış sebebi belli olmamakla beraber, bünyevi özellik olup, hastanın vücudunda meydana gelen bir takım maddelere karşı, tepki göstermesi sonucu ortaya çıkar.

    Astıma sebeb olan allerjenlerin çoğu organik maddelerdir. Bunların başında çiçek tozları (polen) ve ev tozları gelir. Ev tozu içinde ise allerji ve astıma en çok sebeb olan etken insan vücudundan dökülen deri kepeklerini yiyerek yaşayan ve uyuz böceğine benzeyen (0,3 mm x 0.2 mm ebadında) bir böcek olup, en çok şiltelerde ve yatak odasındaki halıların tozlarında bulunur. Bilhassa gece ortaya çıkan astım nöbetlerinde ilk sebeptir. Bu böcekler ılık ve nemli yerlerde yaşamayı severler. Ev tozlarında bulunan diğer mühim amiller ise çeşitli tüyler (tavşan, kedi, köpek, fare vs.) ve mantar sporlarıdır.

    İnorganik maddelere karşı meydana gelen allerjiler çok kere astım nöbetini uyandıracak ağırlıkta olmaz. En dikkati çeken maddeler, aspirin ve fabrika bacası dumanlarındaki kimyasal maddelerdir. Psikolojik gerilimler de astım nöbetine sebeb olabilmektedir.

    Astımda belirtiler: En önemli belirtisi nefes darlığıdır. Güçlük daha çok nefes vermededir. Kuru ve inatçı bir öksürük vardır. Yapışkan, saydam ve miktarı az bir balgam çıkaran hasta bundan sonra rahatlar. Solunum daralır ve hışırtılı bir ses çıkar. Kriz çok ağır olursa hastada morarma görülebilir. İlhitabi bronş ve akciğer hastalıklarının tabloya eklenmesi veya böyle bir zeminde astım nöbeti çıkması daha zor durumlara yol açabilir.

    Yapılacak şeyler: Hastanın krize sebeb olan maddeyle temasını önlemek ilk yapılacak iştir. Astım krizi geldiğinde burna çekilen ilaçlarla hasta kendini rahatlatmalıdır. Epinefrin, aminofilin, kortizon bu tip ilaçlardandır. Bunlardan epinefrinin zerki gerekir ve astım krizinde hastayı çok rahatlatır. Allerji yapıcı maddeye karşı kişiyi duyarsızlaştırmak (desensitizasyon) veya duyarlılığı azaltmak (hiposensitizasyon) işlemleri de birinci tip astımda faydalı olmaktadır.

    Ülkemizde son yıllarda yapılan araştırmalara göre bir milyon dolayında kişi astım tedavisi görmektedir. Bunun dört katı kadar da gizli astımlı vardır. Allerjik astım hastalığı daha çok Doğu Karadeniz bölgesinde yaygındır. Böyle hastaların sigara içmemesi, yün örmemesi, evcil hayvan beslememesi, fabrika bacalarının çok olduğu yani hava kirliliğinin fazla olduğu ve ılık-nemli bölgelerden uzak bölgelere yerleşmesi, ev tozlarından uzak olması (sık sık ev temizliğinin hastanın evden uzakta olduğu bir sırada yapılması gibi), toz tutan eşyaların azaltılması, ev temizliğinin daima aspire etme (emme) özelliği olan elektrikli makinalarla yapılması, yastık, yatak ve eşyaların tüy, yün gibi şeyler yerine plastik maddelerle (sun’i sünger gibi) doldurulması, daha önce dokunduğu anlaşılan ilaç terkiplerinin daha sonra kullanma mecburiyetinde olduğu ilaçların içinde bulunup bulunmadığının araştırılması şüpheli ilaçlardan kaçınılması tavsiye edilmektedir.

    Astım akciğerlerinizde meydana gelen kronik bir rahatsızlık olup, iki farklı boyutu vardır:

    Daralma (Constriction)
    Akciğerlerinizdeki hava yollarının etrafındaki kaslar beraberce kasılır veya daralır. Bu daralmaya genel olarak "bronkokonstriksiyon" denir, ve akciğerlerinizin nefes alıp vermesini zorlaştırabilir.

    İltihaplanma (Inflammation)
    Astım hastasıysanız, akciğerlerinizde bulunan hava yollarınız genelde şişik ve rahatsızdır. Nöbet başladığı zaman daha da şişer ve rahatsızlanır. Doktorunuz bu şişme ve rahatsızlıktan "iltihaplanma" olarak bahsedebilir. İltihaplanma, ciğerlerinizden alıp verebildiğiniz hava miktarında azalmaya sebep olabilir.

    Daralma ve iltihaplanma; hırıltılı solunum, öksürük, göğüs darlığı ve nefes darlığı gibi semptomlara yol açabilir. Ayrıca, tedavi edilmediği takdirde, astım uzun vadede akciğer işlevlerinin kaybına da sebep olabilmektedir.

    Astımınız varsa ve herhangi bir tetikleyiciye maruz kalırsanız, akciğerlerinize giden hava yolları her zamankinden daha çok şişerek iltihaplanır ve nefes almanız zorlaşır. Hava yollarını çevreleyen kasların daralması sonucu hava yolları da kasılır ve mukoza oluşması nedeniyle "tıkanırlar".

    Astım semptomlarınızın alevlenmesine yol açan birtakım tetikleyiciler vardır. Bunların arasında alerjiler, enfeksiyonlar ve eviniz veya ofisinizde maruz kalabileceğiniz kuvvetli koku veya buharlar olabilir. Herhangi bir tetikleyiciye maruz kalıp tepki verdiğiniz zaman, hava yollarınız diğer tetikleyicilere karşı daha da hassaslaşır. Bundan dolayı, astımınızı sürekli olarak kontrol altında tutmanız önemlidir. Semptomlarınızın kuvvetli olmadığı zamanlarda bile hava yollarınız iltihaplı kalabilir

    *

    Astım - Semptomar
    Astımınız kontrol altında olmadığı zamanlarda neler yaşıyorsunuz? Nefes alırken ötme sesi mi çıkarıyorsunuz? Göğsünüzde darlık mı hissediyorsunuz? Çoğu astımlı hasta aşağıdaki klasik semptomların bir veya daha çoğunu yaşar:

  • Ötme Sesi - Nefes verirken çıkan ıslığa benzer ses.

  • Öksürük - Bir türlü kesilmeyen ve geceleri başlayan veya daha da kötüleşen bir öksürük

  • Göğüs Darlığı - Göğsünüzün çevresi halatla sıkılıyormuş gibi bir his

  • Nefes Darlığı - İncecik bir kamıştan nefes almaya çalışıyormuş, hatta hiç nefes alamıyormuş gibi bir his. Özellikle nefes vermekte zorluk.

    Yukarıda sayılan semptomlar doktorunuzun önerdiği tedavi planına uymadığınız (hatta bazen uyduğunuzda bile) durumlarda oluşabilir.

    Astımın temel gerçeği şudur: Astım hiç yakanızı bırakmayan sessiz ve sinsi bir rahatsızlık olabilir. Semptomlarınız olmadığı zamanlarda bile hava yollarınız daralmış ve iltihaplı olabilir. Bu yüzden de kendinizi iyi hissediyor olsanız bile astımı sürekli olarak kontrol altında tutmak büyük önem taşır. Tedavi edilmediği durumlarda, astımın uzun vadede akciğer işlevi kaybına yol açtığını gösteren kanıtların sayısı artmaktadır.
  • *

    Astım - tetikleyiciler
    Astım tetikleyicileri, çevrenizde bulunan ve astım semptomları veya astım nöbeti yaşamanıza neden olabilecek şeylerdir. Astım semptomlarınızı alevlendirebilecek çeşitli tetikleyiciler vardır ve bunlar insandan insana farklılık gösterir. Siz tetikleyicilerinizi belirleyip bunlardan uzak kalarak, rahatsızlık veren astım semptomlarını önleyebilirsiniz. Tetikleyicilerinizi tanıyıp, belirleyip bunlardan kaçınmak, astımınızı başarıyla kontrol altına alabilecek detaylı bir eylem planının parçası olmalıdır.

    Astım tetikleyicilerinin tümünden kurtulmak mümkün olmayabilir. Yine de, onları ev ve iş ortamınızda olabildiğince kenidinizden uzak tutmalısınız. Bu sayede, çok daha az astım semptomu veya nöbeti geçirerek daha sağlıklı bir yaşam sürebilirsiniz.

    Sigara

  • Evinizde ve etrafınızda sigara içilmesine izin vermeyin, bilhassa yatak odası ve arabanızda.

  • Dumanaltı alanlardan uzak durun.

    Toz Böcekleri

  • Toz böcekleri, kumaş ve halılarda yaşayan, gözle görülmeyen hayvancıklardır.

  • Yatak ve yastığınızı toz geçirmeyen özel bir kılıfla kaplayın.

  • En az 5 yılda bir eski yastıklarınızı yenileri ile değiştirin.

  • Yatağınızdaki çarşaf ve yorganları her hafta sıcak suda yıkayın. Suyun ısısı 55 dereceden yüksek olmalıdır (ev tozları bu ısıda ölür).

  • Yatağınızın tozlanmaması için, gündüzleri tüm yatağı kaplayan bir yatak örtüsü serin. Gece örtüyü başka bir odaya koyun.

    Ev Hayvanları

    Bazı insanlar tüylü hayvanların derilerinden dökülen maddeler veya kurumuş tükürüğe karşı alerjik olabilmektedir. Eğer sizin için de durum böyle ise;

  • Hayvanınız varsa ona yeni bir ev bulun veya baştan evinize sokmayın. Bunu yapmak çok zor olabilir. Ama hayvanlara alerjiniz varsa, astımınızı kontrol altına almanın en iyi yolu bu olacaktır.

  • Evinizde hayvan bulunmasına engel olamıyorsanız hiç olmazsa yatak odanıza sokmayın ve yatak odasının kapısını sürekli kapalı tutun.

  • Yatak odanızdaki klima mazgallarına filtre taktırmayı deneyin.

  • Evinizdeki halıları ve varsa mobilyaların üzerine attığınız kumaşları kaldırın. Bu mümkün değilse, hayvanı evde bunların olduğu odalara sokmayın.

    Hamamböcekleri

    Astımı olan birçok kişi hamam böceklerinin kuru döküntü ve dışkılarına alerjiktir.

  • Yatak odanızda yiyecek bulundurmayın.

  • Yiyecek ve çöpü kapalı kutularda bulundurun (gıda maddelerini asla dışarıda bırakmayın).

  • Tuzaklar ve ilaçlar ile hamamböceklerini yokedin.

  • Hamam böceklerini öldürmek için sprey kullanıyorsanız, koku geçene kadar o odaya girmeyin.

    Ev Küfü

  • Damlayan musluk, boru ve diğer su kaynaklarını onarın.

  • Küflü yüzeyleri çamaşır suyu içeren bir temizlik maddesi ile silin.

  • Küflenmiş banyo perdelerini yıkayın veya yenileyin.

    Duman, Kuvvetli Kokular ve Spreyler

  • Mümkünse odunlu soba, kerosenli ısıtıcı kullanmayın ve şömine yakmayın.

  • Parfüm, talk pudrası, saç spreyi ve boya gibi kuvvetli koku ve spreylerden uzak durmaya çalışın.

    Polen veya Açık Hava Küfleri

    Alerji mevsimi süresince aşağıdakileri yapmaya çalışın:

  • Pencereleri kapalı tutun.

  • Mümkünse, öğlen ve öğleden sonra saatlerinde evde kalın ve pencereleri kapalı tutun. Polen ve bazı küf tipleri bu saatlerde çok yoğundur.

  • Alerji mevsimi başlamadan önce astım tedavinizde herhangi bir ayarlama gerekip gerekmediği konusunda doktorunuza danışın.

    Spor

    Astımınız olsa da aktif bir yaşam sürebilirsiniz. Egzersiz, spor, oyun veya yoğun çalışma gibi aktivitelerde bulunurken astım semptomları yaşıyorsanız doktorunuzla görüşün.

  • Egzersiz yapmaya başlamadan önce semptomları önlemek amacıyla herhangi bir ilaç alma konusunda doktorunuza danışın.

  • Egzersize başlamadan önce 6 ila 10 dakika boyunca gerilerek veya yürüyerek ısının.

  • Hava kirliliği ve polen düzeylerinin (polene alerjiniz varsa) yüksek olduğu zamanlarda açık havada çalışmayın veya başka bir aktivitede bulunmayın.

    Soğuk Algınlığı ve Enfeksiyonlar

    Soğuk algınlığı ve enfeksiyonlar astımınızı tetikliyorsa, kendinizi hasta hissettiğiniz zamanlarda nasıl bir tedavi planı uygulamanız gerektiği konusunda doktorunuz ile görüşün. Ayrıca aşağıdakileri deneyebilirisiniz:

  • Grip aşısı olun.

  • Bol bol dinlenin, dengeli beslenin, düzenli olarak egzersiz yapın, bol sıvı tüketin, ve soğuk algınlığı olanlardan uzak durarak sağlıklı kalmaya çalışın.

    Hava

  • Soğuk ve rüzgarlı günlerde ağız ve burnunuzu bir atkıyla kapatın.

  • Polen ve küf alerjiniz varsa, polen ve küf düzeylerinin yüksek olduğu günlerde sokağa çıkmamaya çalışın (hava raporlarını takip edin).

    Diğer Tetikleyiciler

  • Sülfitli gıdalardan uzak durun: Örneğin, astım semptomlarına neden oluyorsa, bira veya şarap içmeyin, karides, kuru meyve, veya işlenmiş patates yemeyin.

  • Diğer ilaçlar: Doktorunuza diğer bütün almayı düşündüğünüz tüm ilaçları söyleyin. Bunlara aspirin, nezle ilaçları, nonsteroidler (ibuprofen, naproksen) ve hatta göz damlası bile dahildir
  • *

    Astım - türleri
    Astım, genelde astım semptomları veya nöbetlerine yol açan "tetikleyicileri" temel alan kategori veya gruplara ayrılır. Bu kategoriler veya astım türleri aşağıdaki gibidir:

    Alerjik Astım

    Alerjik astım, polenler veya hayvan dışkısı gibi alerjenlere karşı alerjik bir tepki olarak tetiklenir. Bu tip astım hastalarının kendileri veya ailelerinde alerji (örneğin, saman nezlesi) ve/veya egzema (kaşıntılı, kızartılı ve su toplaması gibi sonuçlar doğuran bir cilt problemi) geçmişi vardır.

    Mevsimsel Astım

    Alerjik astımın bir şekli olan mevsimsel astım, havaya polen bırakan ağaçlar, çimen ve çiçekler tarafından tetiklenebilir. Örneğin, bazı insanların astımı ilkbaharda bitkiler çiçek açarken daha kötü olur. Bazı insanlar ise yazın son dönemleri ve sonbaharın başlarında yapraklar küf tuttuğunda daha çok sorun yaşar.

    Alerjik Olmayan Astım

    Bazı astım hastalarının nöbetleri alerji kökenli olmaz. Bu kişilerin semptomları ve hava yollarında oluşan değişiklikler alerjik astımı olanlarla aynı olsa da, astımlarını tetikleyen şey alerji değildir. Ancak, astımı olan birçok kişi gibi, tütün dumanı, tahta dumanı, oda deodorantları, çam kokuları, taze boya, ev ve temizlik ürünleri, mutfaktan gelen kokular, iş yerinde bulunan kimyasallar, parfümler ve hava kirliliği gibi havadan solunan bir veya daha fazla alerjik olmayan rahatsız edici madde yüzünden astım nöbeti geçirebilirler. Nezle veya grip gibi sıradan solunum enfeksiyonları veya sinüs enfeksiyonu da semptomların ortaya çıkmasına neden olabilir. Egzersiz, soğuk hava, hava sıcaklığında ani değişimler, ve hatta gastroözofageal reflü bile alerjik kökenli olmayan astım hastalarının semptomlarını tetikleyebilir.

    Spor/Egzersiz Kökenli Astım

    Egzersiz kökenli astım, egzersiz veya benzeri fiziksel aktivitelerden tetiklenen astım semptomları anlamına gelir. Bu semptomlar genelde egzersiz esnasında veya hemen sonrasında fark edilir. Bu tip astım hastalarının kışın açık havada spor yapmaları özellikle yanlıştır.

    Gece Astımı

    Astımı olan her kişide olabilir. Gecenin ortasında, genellikle saat 2 ila 4 arasında kötüleşen astım semptomlarına bu ad verilir.

    Astım semptomlarının gece daha da kötüleşmesine neden olan şeyler arasında sinüs enfeksiyonları ve ev tozları, veya hayvan döküntülerinin neden olduğu burun akıntıları da sayılabilir. Vücut saatinizin de burada bir rolü olabilir. Vücudunuzun astımla savaşmak için ürettiği adrenalin ve steroid gibi maddeler sabah saat 4 ve 8 arasında en düşük düzeydedirler. Bunun sonucunda, astım semptomlarının bu saatlerde nüksetmesi daha kolaydır

    *

    Astım - uyarılar
    Çocuğunuzda astım olup olmadığını anlamak kolay değildir. Çoğu zaman basit bir soğuk algınlığı veya nefes yolu enfeksiyonu sonucu oluşan semptomlar astım ile karıştırılabilir. Eğer sizin veya eşinizin astımı varsa çocuğunuzda astım olma ihtimali normalden üç kat daha fazladır. Bunları aklınızda tutarak aşağıdaki olası astım semptomlarına dikkat etmeniz gerekir:

  • Ötme sesi (Nefes verirken göğüsten gelen ince ses) astımın habercisi olabilir ama aynı zamanda ciğerlerdeki başka bir problemden de kaynaklanabilir.

  • Özellikle ötme sesi ile birleşik kronik öksürük

  • Oyun oynarken veya oyundan sonra öksürme veya nefes almakta güçlük

  • Uykuyu bölecek kadar öksürme veya nefes almakta güçlük

    Eğer yukarıdaki semptomlardan herhangi biri çocuğunuzda var ise mutlaka bunu doktoruna söyleyin
  • *

    Astım hakkında bilinmesi gerekenler
    1. Normal bir yaşam sürdürebilirsiniz. Astım olmanız, sürekli astım semptomlarıyla yaşamanız gerektiği anlamına gelmez. Astımınız hakkında bilgi edinin ve doktorunuz ile görüşün.

    2. Astımın iki ana boyutu vardır - daralma ve iltihaplanma. İkisi de astımda önemli rol oynarlar. Bunları kontrol altına alarak astım semptomlarınızın sıklığını ve hızlı etki eden inhaler kullanma gereksiniminizi azaltabilir, akciğer fonksiyonunuzu iyileştirebilir, ve astım nöbetlerinin sıklığı ve şiddetini azaltabilirsiniz.

    3. Astımınızı tetikleyen unsurları belirleyin ve bunlardan mümkün olduğunca sakının. Tetikleyiciler, etrafta bulunan ve astım nöbeti geçirmenize neden olan rahatsızlık verici maddelerdir.

    4. Daralma ve iltihaplanma tedavisi için ilaçlar mevcuttur. Daralma ve iltihaplanmayı tedavi ederek astım semptomlarınızı azaltabilir ve astım nöbetlerinizi önleyebilirsiniz.

    5. Günlük tedavi planınıza uyarak hareket etmeniz çok önemlidir. Doktorunuzla birlikte, astımınızı etkin bir şekilde kontrol altında bulundurmak için bir plan geliştirmeniz gerekir. Bu plan astım semptomlarınızın ve peak flow ölçümlerinizin günlük bazda izlenmesine dayalı olarak, astımınızı nasıl tedavi edeceğinize dair özel talimatlar içerir. Şunu unutmayın, semptomlarınızın geçmesi astımınızın da geçtiği anlamına gelmez. Tedaviniz astımınızı kontrol altında tutmaya ve bu sayede normal bir yaşam sürdürebilmenize yöneliktir

    *

    Astım tedavi yöntemleri
    Günümüzde astım tedavisi, enflamasyonu ve havayollarının çok fazla daralmasını önlemek üzerine odaklanmaktadır. Yani, ataklarınızı başlamadan durdurabilmeniz hedeflenmektedir.

    Sizin durumunuzu göz önüne alarak, doktorunuz size gerekli tedaviyi önerecektir. Düzenli izleme, tetikleyici faktörlerin anlaşılması ve doktorunuzla iletişim kurma aracılığıyla astımınızın kontrol altına alınması, hergün sağlıklı nefes almanıza yardımcı olacaktır. Astım tedavisinde kullanılan ilaçların iki türü vardır:

  • Tüm hastalarda yakınmalar başladığı anda hemen alınacak şikayet giderici (rahatlatıcı) ilaçlar (kısa ve uzun etkili bronkodilatörler).

  • Hastaların çoğunda gerekli olan, yeni krizlerin gelmesini önleyen havayolları çeperlerindeki iltihabı tedavi eden koruyucu ilaçlar (anti-enflamatuarlar).

    Size uygun tedavi yöntemi için doktorunuza danışın.

    Haplar ve Inhaler'ler

    Astımı olan kişilerin nefes yolu ile çekilen ilaçlar ile yutulan tabletler arasındaki farkları bilmesi önemlidir. Astım "lokalize", diğer bir deyişle vücudunuzun belirli bir bölümünü ilgilendiren bir durumdur. Bu bölüm ciğerlerinizdir. Nefes yolu ile içe çekilen ilaçlar doğrudan ihtiyaç duyulan bölüm olan ciğerlere ulaştığından çoğu doktor bu tür ilaçları tercih etmektedir. Lokal tedavilere bir örnek vücudunuzun tahriş olmuş bir bölgesi üzerine sürdüğünüz deri kremleridir. Nefes yolu ile içe çekilen ilaçla astım tedavisi de buna benzer.

    Yutulan tabletler ise "sistemik" ilaçlardır. Bu yoldan alınan ilaçlar kan dolaşımın sayesinde vücudunuzun her tarafını dolaşır.

    Inhaler kullanımı

    İnhaler'inizi Kullanma Şekliniz Önemlidir

    Geleneksel ölçülü doz inhaler'ler (ÖDİ) yaklaşık 40 yılı aşkın bir süredir astım tedavisinde kullanılmaktadır.

    Diğer her şey gibi, maksimum faydanın elde edilebilmesi için inhaler'in doğru kullanılması gerekir.

    İnhaler'i Kullanma Tekniğiniz Nasıl?

    Araştırmalar ölçülü doz inhaler kullanan insanların yarısından fazlasının ölçülü doz inhaler'leri yanlış kullandıklarını göstermektedir. En büyük sorun, koordinasyon sıkıntısı çeken çok küçük çocuklar ve yaşlı yetişkinler tarafından yaşanmaktadır. Ölçülü doz inhaler tekniğinizin aşağıdaki aşamaları içerdiğinden emin olun:

    1. ÖDİ'nin kapağını çıkarın.
    2. ÖDİ'yi çalkalayın.
    3. Derin bir nefes alıp, nefesinizi yavaşça sonuna kadar verin.
    4. ÖDİ'yi dik tutarak başınızı hafifçe arkaya eğin.
    5. ÖDİ'yi ağzınıza yerleştirerek nefes almaya başladıktan sonra metal tüpe basın.
    6. Yavaş ve derin soluk almaya devam edin.
    7. Nefesinizi 10 saniye tutun.
    8. Sonra nefesinizi yavaş ve sakin bir şekilde burnunuzdan verin.
    9. İkinci kullanım için 30 - 60 saniye bekleyip, aynı işlemleri yineleyebilirsiniz.

    Spacer Yardımcı Olabilir

    Spacer, geleneksel ölçülü doz inhaler'in kullanımını kolaylaştırmak için bir eklenti olarak geliştirilmiştir. Spacer ağızlığa takılır. İlaç dozu spacer'ın tüpüne bırakılır. Oradan ilaç nefes ile çekilir - böylece ilacın bırakılması ve nefes almak arasında koordinasyon sağlamaya gerek kalmaz.

    Spacer kullanımına yönelik notlar

  • Düzenli olarak değiştirin. Spacer'lar kullandıkça eskirler.

  • Düzenli olarak yıkayın çünkü ilaç iç kısmına yapışabilir. Yıkadıktan sonra kendi halinde kurumaya bırakın. Spacer'ı bezle silmek, ilacın yapışmasına neden olan, istenmeyen elektrostatik reaksiyonu artırır.

  • Spacer'lar nemin yüksek olduğu ortamlarda iyi çalışmayabilir. Gerekiyorsa, doktorunuza başka ne kullanabileceğinizi sorun.

    Tedavi planınıza uyun

    Siz ve doktorunuz nasıl bir tedavi planı üzerinde anlaşırsanız anlaşın, bu plan yalnızca uyduğunuz ölçüde işe yarayacaktır! Özellikle semptomlarınızın olmadığı günlerde ilaçlarınızı almanız gereken zamanları hatırlamaya ihtiyaç duyabilirsiniz. Buzdolabının üzerine not yazmayı deneyin ya da ilacınızı günde iki kez almanız gerekiyorsa inhaler'ınızı diş macununuzun yanına koyun ve dişlerinizi fırçalamadan önce kullanın. Dışarı çıkarken acil durum inhaler'inizi yanınıza almayı hiçbir zaman unutmayın. Acil durum inhaler'inizi anahtarlarınızın yanına koyun, böylece dışarı çıkmaya hazır olduğunuz bilerek güvenle evden ayrılabilirsiniz.

    Kuru-Toz Inhaler Kullanımı

    Araştırmalar ölçülü doz inhaler kullanan insanların yarısından fazlasının ölçülü doz inhaler'leri yanlış kullandıklarını göstermektedir. Bazı insanlar nefes alma işlemini ilacı püskürtecek hareket ile aynı anda yapma konusunda sıkıntı çekmektedir. Bazıları ise metal kutuyu çalkalamayı unutmaktadırlar. Ne yazık ki "yanlış ateşleme" yapmanın da birçok yolu vardır. Inhaler'ınızı ilk başta doğru kullansanız bile, zamanla kötü alışkanlıklar edinebilirsiniz.

    DISKUS®, Turbuhaler ve Aerolizer gibi kuru-toz inhaler'ler ilaç kullanımındaki hataları büyük ölçüde azaltırlar.
  • *

    Astım ve alerji
    Kaşıntılar, döküntüler, kabarıklıklar, ter basmaları... Tenimize dokunur dokunmaz incitiyor allerji. Ya astıma ne demeli. Allerjik astım konusunda yıllardır çalışmalar yapılmasına rağmen günümüz insanının kendi sağlığına gerekli önemi göstermemesi, bu hastalığı bir türlü gündemden düşürmemektedir.

    Allerji, vücuda giren bir maddeye (allerjene) karşı bağışıklık sistemi aracılığı ile vücudun, herhangi bir bölgesinde reaksiyon oluşturması olarak tanımlanabilir. Bu maddeler; besinler, yumurta akı, inek sütü, narenciyeler, muz, polenler, çiçek tozları, evcil hayvan türleri, ev tozları, küfler, arı zehri, sigara dumanı, parfümler, sabunlar, deterjanlar, yünlü giysilerdir.

    Allerjik maddeler vücutta çok farklı reaksiyonlara neden olabilir. Üst solunum yolları tutulduğunda, burun akması, sinüzit, orta kulakta sıvı, boğaz ağrısı, burun arkasında akıntı, tekrarlayan ve iyileşmeyen öksürükler ortaya çıkar. Alt solunum yolu tutulduğunda ise astıma neden olur. Bu durumda sindirim sisteminde şişkinlik, kusma, sulu bazen de kanlı ishaller oluşturabilir. Deri tutulumu olursa ürtiker, egzema, yüzde ve gözde şişmeye sebep olur.

    Allerjik maddeler her insanda allerjiye sebep olur mu?

    10 çocuktan 1 veya 2si hayatının bir döneminde allerjik reaksiyon gösterir.

    Alt solunum yolu tutulmasıyla ortaya çıkan astım nasıl bir hastalıktır?

    Astım, duyarlı kimselerdeki ataklarla giden, kronik iltihabi bir akciğer hastalığıdır.

    Atakları neler ortaya çıkarır?

    En sık sebebi ev tozları ki bunun allerjik olmasının nedeni bu tozun içinde yaşayan mite denilen küçük böceklerdir. Polenler, küfler, hayvan tüyleri, viral enfeksiyonlar, sigara dumanı, hava kirliliği, aşırı sıcak, soğuk, aşırı nem, stres, ağır egzersiz diğer sebeplerdir.

    Astımlı çocuklarda hastaların şikayeti nedir?

    Öksürük, hırıltılı solunum, nefes almada zorluk başlıca bulgulardır.

    Kimlere astımlı denilebilir?

    Özellikle gece ortaya çıkan tekrarlayan öksürük, hırıltılı solunum, nefes almada zorluk gibi şikayetleri olan hastalarda, eğer aile öyküsü varsa ve nefes açıcı ilaçlara iyi yanıt alınıyorsa astım tanısı kolayca konulabilir.

    Gizli astım var mıdır?

    Yukarıdaki şikayetlerden sadece inatçı geçmeyen öksürüğü olan hastalar, bronş genişletici ilaçlara iyi yanıt verirse bu hastalara gizli astım denilebilir.

    Astım özellikle bazı ailelerde daha sık mı görülür ?

    Normalde toplumdaki sıklığı yüzde 3 ile 20 arasındadır. Fakat anne veya babadan birisi astımlı ise görülme sıklığı yüzde 25e, ikisi de hastaysa yüzde 50ye yükselir.

    Allerjik ve astımlı hastalara tanı için hangi testler yapılabilir?

    6 aylıktan sonra kanda allerji testi (IgE), dokuz yaşından sonra ise cilt testleri, burun salgısı incelemeleri yapılabilir.

    Hastaların tedavisi nasıl yapılır?

    Tedavi çok yönlüdür. Hastalığın belirtilerinin görüldüğü andaki ilaçlı tedavi ve koruyucu tedavi iki ana başlığı oluşturur. Nefes darlığı ciddi olan hastalar yatırılarak tedavi edilmelidir.

    Koruyucu tedavi olarak en önemlisi allerjik maddelerden uzaklaştırmaktır. Allerjik besinleri yedirmemek, polenlerin olduğu dönemlerde gündüz ve rüzgarlı havalarda çıkılmamak, evde çiçek ve hayvan bulundurmamak, sigara içilmemek, ortamdan tozları uzaklaştırmak, tüylü ve yünlü kıyafet ve eşyaları kaldırmak alınabilecek bazı önlemlerdir.

    Uzun etkili koruyucu ilaçlar ve aşılar ile uzun vadeli tedavi de yapılabilir. İlk 6 ayda yanıt verirse tedavi 5-6 yılda yapılır.

    Astım önemli bir hastalıktır. Eğer iyi tedavi edilir ve senede altıdan daha az hafif atak geçirirse genelde buluğ çağında iyileşir. Fakat ağır atak geçirir ve iyi tedavi edilmezse kalıcı astım gelişir. Bu nedenle yukarıda bahsedilen şikayetleri olan hastalar astım açısından incelenmeli, gerekirse koruyucu tedavi veya aşı tedavisine alınması gerektirmektedir.

    *

    Boğmaca
    Tüm yaşlarda, hatta erişkinlerde bile ortaya çıkabilen nefes almayı engelliyecek biçimde öksürük nöbetlerine neden olabilen bir hastalıktır.Ağız, burun, boğaz salgılarıyla direkt temas ile, solunum yoluyla veya ender olarak mikropla yeni kirlenmiş maddelerin (oyuncak vs.) ağıza götürülmesiyle bulaşır.

    İlk bir-iki haftalık dönemde burun akıntısı, göz yaşarması, hafif ateş, iştahsızlık, öksürük gibi nezle benzeri belirtiler gösterir.Daha sonraki 2-4 haftalık dönemde nöbetler halinde arka arkaya 10-20 patlar tarzda öksürük, morarma ,iç çekmeler görülür.Nöbet sonunda öğürme, kusma ve şeffaf bir balgam çıkarması olabilir. Nöbetler ağlama, yeme, içme esnasında ve boğaza bakılmaya kalkışılınca ortaya çıkabilir.

    Süt çocuklarında tipik öksürük nöbetleri yerine nefes alamama nöbetleri görülür.Bunun sonucunda ilk 6 ayda ölüm oranı oldukça yükselmektedir.Bu tür hastalar mutlaka hastaneye yatırılmalı ve takip edilmelidir.

    Korunma: Aşılanma ile olur

    *

    Göğüs Hastalıkları
    Sigara

    Sigara kullanımı başta kronik bronşit, akciğer kanseri, iskemik kalp hastalıkları, hipertansiyon olmak üzere pek çok hastalığın oluşmasında risk faktörü olarak rol oynamaktadır.

    Akciğer Kanseri

    Akciğer kanseri erkeklerde en sık görülen ve her iki cinste en sık ölüme neden olan kanserdir. Günümüzde kalp ve damar hastalıklarından sonra en önemli ölüm nedenidir. Akciğer kanserinin gelişmesinde rol oynayan en önemli etkenin sigara olduğu kanıtlanmıştır. Akciğer kanserinin erken tanısı tedavi başarısı ve sağkalım açısından büyük önem taşımaktadır. Şu anda Amerika ve Kanada'da akciğer kanseri tanısı konan hastaların 5 yıllık yaşam şansı ortalama %15 dir. Bu, akciğer kanserinin erken dönemde şikayete neden olmamasından ve doktora başvurmayı gerektirecek öksürük, nefes darlığı, kanlı balgam gibi şikayetler ortaya çıktığında artık hastalığın büyük sıklıklta ileri evrede olmasından kaynaklanmaktadır. Akciğer kanseri tanısı erken evrede (evre I ) konulduğunda 5 yıllık yaşam şansı %70 lere çıkmakta, kanser tanısı kitle 1 cm'den küçükken konulduğunda bu oran %80-85 düzeyine kadar ulaşmaktadır. Bu verilerden yola çıkarak erken tanının önemi tartışma götürmez bir gerçektir ve tedavi başarısı ile sağkalım açısından büyük önem taşımaktadır.

    Astım

    Astım hava yollarının kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Astımlı hastaların hava yolları, sağlıklı insanlarınkinden daha dardır. Bu nedenle temiz havanın akciğerlere girmesi, kirli havanın ise çıkması zorlaşmıştır. Özellikle gece veya sabaha karşı artan öksürük, hırıltı ve nefes darlığı şikayetlerinden bir veya birkaçı ile kendini gösterir. Allerjik bireylerde saman nezlesi (allerjik rinit) ile birlikte görülebilir. Allerjik rinit burun akıntısı, burun tıkanıkığı, burun kaşıntısı ve hapşırma gibi şikayetler ile kendini gösterir.

    *

    Grip
    Tıp dilindeinfluenza adı verilen bu hastalık bulaşıcıdır. Grip olankişinin nefesindeki damlacıklarla yayılıp, salgın hale gelebilir.Paçavra hastalığı da denir. Aniden başlar ve devamlı olarak ateş yükselir. Baş ve sırt ağrıları,titreme nöbetleri,nezle,öksürük,iştahsızlık,baş dönmesi de görülür.Tedavinin ilk şartı istirahat etmektir. İyi tedavi edilmezse, başkahastalıklara da yol açabilir.

    Grip hastalığının etkeni, sürekli değişerek insanların bağışıklık sistemini alt etmeyi başaran influenza virusudur. Yıllar boyunca grip salgınları nedeniyle milyonlarca insanın hayatını kaybetmesi, bilim adamlarını bu virus ile ilgili birçok araştırma yapmaya sevketmiştir. Bu nedenle influenza virusu üzerinde en fazla araştırma yapılan viruslerden birisidir.

    İnfluenza virusunun A, B, ve C olmak üzere üç tipi mevcuttur. A tipi virus hem insanlarda hem de kuş, kümes hayvanları ve domuz gibi hayvanlarda hastalık yaparken, B tipi sadece insanlarda hastalık yapar. C tipi ise çok hafif derecede hastalık yaptığı için salgınlara yol açmaz. İnfluenza A virusunun içerdiği Hemaglutinin ve Nöraminidaz gibi antijenlere göre ayrılabilen alt tipleri de mevcuttur ve bu alt tipler H1N1, H3N2 gibi yazılımlar ile ifade edilir. B tipi ve C tipi virusun ise alt tipleri yoktur.

    Sürekli değişen bir virusun yol açtığı Hiç değişmeyen bir hastalık: GRİP

    Grip, Influenza adı verilen bir virus tarafından oluşturulan, ani olarak 39°C üzerinde ateş, şiddetli kas ve eklem ağrıları, halsizlik, bitkinlik, titreme, baş ağrısı ve kuru öksürük gibi belirtiler ile başlayan bir enfeksiyon hastalığıdır.

    Daha sonra hastalık tablosuna boğaz ağrısı, burun akıntısı, hapşırma, gözlerin akması ve kanlanması gibi belirtiler eklenir ve bazı vakalarda da karın ağrısı, bulantı, kusma görülebilir. Ateşin 39°C nin üzerinde olması, şiddetli kas ağrıları ve halsizlik nedeniyle hastalığı ayakta geçirmek olanaksızlaşmakta ve hastaları mutlaka 3-7 gün yatağa mahkum etmektedir. Yaklaşık bir hafta içinde belirtiler kaybolmakta ancak halsizlik belirtilerin kaybolmasından sonra da devam etmekte, hatta 2 hafta kadar sürebilmektedi.

    Özellikle çocuklarda, yaşlılarda ve kalp hastalığı, akciğer hastalığı, böbrek hastalığı, şeker hastalığı gibi kronik hastalığı olan kişilerde çok daha ağır seyretmekte ve ölüme kadar varabilen ciddi sonuçlara yol açmaktadır. Bu kadar ciddi tablolara yol açabilen grip halk arasında çok sık olarak soğuk algınlığı ile karıştırılmaktadır. Soğuk algınlığı ateş yükselmeden, hafif kırgınlık, burun akıntısı, hapşırma gibi belirtiler ile kendini gösteren, halsizliğe yol açmadığı için yatak istirahati gerektirmeyen bir hastalıktır ve grip ile kesinlikle karıştırılmamalıdır.

    Ayrıca grip, özellikle çocuklar ve yaşlılarda ikincil enfeksiyonlara zemin hazırlamakta ve orta kulak iltihabı, zatürre, beyin zarı ve beyin dokusu enfeksiyonları gibi komplikasyonlara neden olmaktadır. Sözü edilen bu kadar özelliğin üstüne hastalığın spesifik tedavisinin olmadığını da eklersek ne kadar önemli bir sorun ile karşı karşıya olduğumuz daha iyi anlaşılmaktadır.

    Grip Nasıl Bulaşır ?

    Grib'e yol açan Influenza virüsü çok kolay ve hızlı bulaşır. Başlıca bulaşma yolları, öksürük ve hapşırıklar ile etrafa saçılan damlacıkların hava yolu ile bulaşması, hasta kişiler ile direkt temas edilmesi ve hasta kişilerin ağız-burun akıntıları ile temas etmiş eşyalar ile bulaşmadır.

    Hasta kişilerden etrafa saçılan virüs parçacıklarının havada asılı kalabilme yeteneğinde olması bulaşıcılığı daha da arttırmaktadır. Hasta bir kişinin bir ortama girip çıkması bile o ortamda bulunan kişileri hastalığın bulaşması açısından risk altına sokmaktadır. Bu nedenle grip evde, iş yerinde, okullarda, kreşlerde, toplu taşım araçlarında çok kolaylıkla bulaşır.

    Mikrobu kapmış ancak henüz belirtileri başlamamış kişilerde yani hastalığın kuluçka süresince de bulaştırma mümkündür. Bulaşma yolları oldukça basit ve bulaşması bu kadar kolay olan bir hastalığın bulaşma yollarına karşı önlem almanın çok zor olduğu hatta olanaksız olduğu açıktır

    *

    Grip nedir?
    Influenza isimli virüsün sebep olduğu grip büyük bir salgın oluşturarak, dünya genelinde milyonlarca insanın hayatına girdi. İnsan sağlığını tehdit etmenin yanı sıra önemli ekonomik kayıplara da neden olan grip çok yakınımızda.

    Grip, genellikle virüsler tarafından meydana gelen ve özellikle üst ve alt solunum yollarını tutan enfeksiyon hastalığıdır. Grip virüsü genellikle sonbahar ve kış aylarında etkili olur, fakat ilkbaharda da devam ettiği görülebilmektedir. En çok etkilenen yaş grubu yaşlılar ve çocuklardır. Hastalık, hipertansiyon, diabet, kalp yetersizliği, astım, kronik bronşit, karaciğer ve böbrek yetersizliği gibi ilave hastalığı olanlarda ağır seyreder.

    Belirtileri; halsizlik, iştahsızlık, ateş, gözlerde yanma, sulanma, baş ağrısı, burun tıkanıklığı, öksürük, göğüste ağrı ve yanma, balgam ve nefes darlığıdır.

    Grip bulaşıcı bir hastalıktır. Genellikle belirtiler ortaya çıkmadan bir gün öncesinden başlayarak bir hafta sonrasına kadar hastalar gribi bulaştırabilir. Toplu yerlerde ve kapalı ortamlarda bulunan kişilerde hastalığı almak kolaylaşır. Hastalık kişiden kişiye solunum yolu ile geçer. Hastalığa yakalanmış kişinin hapşırma veya öksürme ile havaya verdiği su damlacıklarının içindeki virüsün sağlıklı kişi tarafından solunması ile bulaşır. Su damlacıkları iki saat boyunca havada kalabilir ve insanlara hastalığı bulaştırabilir. Bu yüzden kapalı mekanlarda birbirlerine yakın çalışanlar veya okullardaki öğrenciler özellikle risk altındadır.

    Grip riskinin arttığı durumlar nelerdir?

    Stres, aşırı yorgunluk, beslenme yetersizliği, geçirilmiş hastalıklar, kronik kalp ve akciğer hastalıkları, gebelik (son üç ay), öğrenciler, bağışıklık sistemi bozulmuş olanlar, salgın sırasında kalabalık yerler grip bulaşma riskinin arttığı durumları oluşturur.

    Grip ölüm nedeni olabilir mi?

    Grip ilerlediği durumda ciddi yan etkiler ortaya çıkabilir. Sıklıkla akut bronşit, zatürre, orta kulak iltihabı, sinüzit görülen yan etkilerdir. Ölümle de sonuçlanabilir. Ölüm sebebi daha önce varolan hastalığın ağırlaşması ve akut solunum yetersizliğidir. Dünya genelinde ise her yıl az da olsa, ölümlere yol açmaktadır. Ayrıca çok sayıda ölümlerin de görüldüğü ağır salgınlar da ortaya çıkmıştır. Örneğin; 1957deki Asya gribi ve 1968de bu gribin yaygın şekli binlerce insanın ölümüne neden olmuştur. Yalnız ABDde bu salgınlarda ölen hasta sayısı 100 bin dolayında tespit edilmiştir. Daha büyük bir grip felaketi ise 1918-1919 yılları arasında yaşanmıştır. İspanyol gribi adıyla tanınan dünya ölçeğindeki bu salgın 25 milyon kişinin ölümü ile sonuçlanmıştır.

    Tedavisi

    Gribin tedavisi istirahatle başlar. İlaçlarla destek tedavisi verilir. Ayrıca vitaminli gıdalar alınmalı, enerji verici gıdalar ile tedavi desteklenmelidir.

    Gripten korunmanın yolları

    Korunma önemlidir. Korunma yöntemleri içinde aşıların da ayrıca bir önemi vardır. Hastalığa yakalanmamak için tedbir olarak sonbahar aylarında grip aşısı olunmalıdır. Aşı virüsün antijen adı verilen çok küçük bölümlerini içermektedir, bunlar vücudun savunma sistemini uyarır. Bu antijenler grip belirtilerinin oluşmasından önce vücudun mikrobu tanımasını ve nötralize etmesi için gerekli antikorları üretmesini sağlar. Ancak, aşının koruma etkisi 1 yıldır. Her yıl yeni virüslerle hazırlanmış aşılarla sonbaharda yeniden aşı yapılması gerekir. Ayrıca diğer korunma yöntemleri arasında; salgın döneminde zorunlu olmadıkça kapalı ve kalabalık ortamlara girilmemeli, gripli insanlarla yakın temasta bulunulmamalıdır.

    *

    Grip ve Soğuk Algınlığı

    Soğuk Algınlığı (Nezle)
    Hızlı bir başlangıç evresi vardır. Belirtiler çabuk ortaya çıkar. Genelde boğaz, burun, sinüsler ve larinkste infeksiyona neden olur. İnfeksiyon sırasında ateş yükselmesi nadirdir ve yükselse de hafif bir artış vardır bu özellik soğuk algınlığının gripten ayrılması açısından önemlidir çünkü gripte ateş çok yükselebilir (39 dereceden fazla).

    Etkeni sıklıkla rhino virüstür. Kışın ise daha seyrek görülür çünkü yerini influenza virüs alır (grip etkeni) Sanılanın aksine soğuk havanın etkisinden çok aşırı yorgunluk, duygusal stresler, allerjik nazofarenks hastalıkları ve kadınlarda menstrüel siklusun orta dönemi hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Boğazda ve burunda yanma hissi, öküsürük, hapşırma, burun akıntısı ve kırıklık hali başlıca belirtileridir. Eğer akciğerlerde rahatsızlık varsa bu bir komplikasyonu veya ikincil bir virüsü düşündürür. Bulgular yaklaşık 4-10 gün içersinde kaybolur ve öksürük hastalığın ikinci haftasında kesilmelidir.

    Soğuk Algınlığı bakteriyel infeksiyonlarla, allerjilerle ve diğer hastalıklarla benzer etkiler gösterir. Allerjik hastalıkların belirli dönemlerde ve belirli etkenlerle ortaya çıkması ayırıcı tanıda önemlidir. Bakteriyel infeksiyonların değerlendirilmesi için doktorunuz sizden boğaz kültürü alacaktır. Kültür yöntemi hem etken bakteriyi belirler hem de etkin bir tedavinin seçilmesini sağlar.

    Soğuk Algınlığına karşı etkili bir aşı geliştirilememiştir. Geçirilen infeksiyondan sonra hasta kanındaki antikorlar sayesinde bir süre infeksiyondan korunur fakat bu korunma geçici ve kısa süreli olmaktadır.

    Tedavide semptomlara yönelik tedavi uygulanır. Bunlar ateş düşürücü ve burun ile boğazdaki şişkinliği azaltıcı ilaçlardır. Lütfen herhangibir ilacı kullanmadan önce doktorunuza danışın özellikle çocuklarda Aspirin doktor gözetimi altında kullanılmalıdır. C vitaminin subjektif bazı etkileri olduğu söylense de tedavi edici ve koruyucu kesin bir etkisi bulunamamıştır. Hasta bol su almalı ve dinlenmelidir.

    Soğuk Algınlığı özellikle astım, amfizem ve bronşitli hastalarda solunumda ciddi problemlere yol açabilir. Hasta böyle bir durumda hemen bir doktora başvurmalıdır.

    Influenza (Grip) :

    Belirtiler:
    Hızla gelişen solunum yollarının viral kaynaklı infeksiyondur. Bulguları arasında viral kaynaklı ateş (bakteriyel ateşlerin aksine nabız sayısı fazla yükselmemiştir) öksürük, kırıklık ve baş ağrısı vardır. Virüs yerleştikten 48 saat sonra bulgular ortaya çıkar. Hastalık daha önce grip geçirmiş kişilerde soğuk algınlığı gibi geçebilir. Normal kişilerde ateş 39-39.5 dereceye kadar yükselir. Güçsüzlük, ağrılar (sıklıkla sırtta ve bel bölgesinde) erken bulgulardır. Baş ağrıları önemlidir. Sıklıkla başağrısıyla beraber ışıktan rahatsız olma ve göz arkası ağrıları da görülür. Başta üst solunum yolları rahatsızlıkları ön plandadır (Boğazda rahatsızlık hissi, kuru öksürük vs.) Bir süre sonra alt solunum yolu bulguları ortaya çıkar. Öksürük balgamlı ve sürekli hale gelir.

    Süreç
    : Akut semptomlar 2-3 gün içinde geriler ateş ise komplikasyonsuz olarak 5 gün sürebilir. Eğer ikinci haftada öksürük devam ediyorsa ve ateş artmışsa gribe eklenmiş bakteriyel bir enfeksiyon düşünülür. Eğer pnönomoni (Akciğer Dokusunun İltihabı) gelişirse öksürük kötüleşir ve öksürükle birlikte kan ve irin gelebilir. Bunun gibi durumlarda hemen doktara danışılmalıdır.

    Komplikasyonlar
    : Grip özellikle 12 aylıktan küçük çocuklar ve 65 yaşından büyük erişkinlerde ciddi komplikasyonlara yol açar. Özellikle şeker, kronik kalp hastalığı ve solunum problemleri olanlarda hayatı tehdit edecek ciddiyetde komplikasyonlar gelişebilir. Böyle durumlarda hastane tedavisi şarttır.

    Korunma
    : Aşılama özellikle şu kişilere önerilmektedir fakat gribe karşı önlem almak isteyenlerde aşıyı uygulatabilir.

    • Kronik kalp veya akciğer hastalığı bulunanlar
    • 65 yaş ve üstündekiler
    • Herhangibir kronik hastalığı bulunanlar
    • Riskli gebeler ve kış aylarında gelişimin 3. haftasında bulunacak gebeler

    Yukarıdaki sınıflama içersine dahil gruba gripteki bakteriyel infeksiyonlar arasında en sık görüleni olduğu için pnömokok aşısı da uygulanabilir. Aşı sonbaharda uygulanmalıdır. Maksimum etkinliğine 2 hafta içinde ulaşır. İlaç tedavisi soğuk algınlığındaki tedaviye benzerdir. Su buharı soğuk algınlığında olduğu gibi gripte de faydalıdır. Solunum yolu semptomlarını hafifletir. Kuruluk hissini azaltır. Bakteri infeksiyonu başlamışsa boğazdan kültür alınıp bakteriye özgü tedaviye başlanır.

    Dikkat! Lütfen doktora danışmadan rastgele antibiyotik kullanmayın. Bu hem tedavi süresini uzatacak hem de direnç gelişmesi nedeniyle sonraki infeksiyonlarda yan etkileri daha fazla olan ağır antibiyotiklerin kullanılmasını gerektirecektir! Komşunuzda veya akrabanızda bir ilacın işe yaraması sizde etkili olacağı anlamına gelmez. Çünkü tıpta hastalık değil hasta vardır.

    Parainfluenza ve Adenovirüsler de soğuk algınlığına benzer semptomlara yol açabilirler fakat nadir görüldüklerinden bu yazıda açıklanmamışlardır.

    Uzm.Dr. Sertaç Sever
    ( Bu yazı doktorun ismi korunarak ve saglikbilgisi.com'a referans verilerek kullanılabilir.)

    *

    Grip ve Soğuk Algınlığı

    Soğuk Algınlığı (Nezle)
    Hızlı bir başlangıç evresi vardır. Belirtiler çabuk ortaya çıkar. Genelde boğaz, burun, sinüsler ve larinkste infeksiyona neden olur. İnfeksiyon sırasında ateş yükselmesi nadirdir ve yükselse de hafif bir artış vardır bu özellik soğuk algınlığının gripten ayrılması açısından önemlidir çünkü gripte ateş çok yükselebilir (39 dereceden fazla).

    Etkeni sıklıkla rhino virüstür. Kışın ise daha seyrek görülür çünkü yerini influenza virüs alır (grip etkeni) Sanılanın aksine soğuk havanın etkisinden çok aşırı yorgunluk, duygusal stresler, allerjik nazofarenks hastalıkları ve kadınlarda menstrüel siklusun orta dönemi hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Boğazda ve burunda yanma hissi, öküsürük, hapşırma, burun akıntısı ve kırıklık hali başlıca belirtileridir. Eğer akciğerlerde rahatsızlık varsa bu bir komplikasyonu veya ikincil bir virüsü düşündürür. Bulgular yaklaşık 4-10 gün içersinde kaybolur ve öksürük hastalığın ikinci haftasında kesilmelidir.

    Soğuk Algınlığı bakteriyel infeksiyonlarla, allerjilerle ve diğer hastalıklarla benzer etkiler gösterir. Allerjik hastalıkların belirli dönemlerde ve belirli etkenlerle ortaya çıkması ayırıcı tanıda önemlidir. Bakteriyel infeksiyonların değerlendirilmesi için doktorunuz sizden boğaz kültürü alacaktır. Kültür yöntemi hem etken bakteriyi belirler hem de etkin bir tedavinin seçilmesini sağlar.

    Soğuk Algınlığına karşı etkili bir aşı geliştirilememiştir. Geçirilen infeksiyondan sonra hasta kanındaki antikorlar sayesinde bir süre infeksiyondan korunur fakat bu korunma geçici ve kısa süreli olmaktadır.

    Tedavide semptomlara yönelik tedavi uygulanır. Bunlar ateş düşürücü ve burun ile boğazdaki şişkinliği azaltıcı ilaçlardır. Lütfen herhangibir ilacı kullanmadan önce doktorunuza danışın özellikle çocuklarda Aspirin doktor gözetimi altında kullanılmalıdır. C vitaminin subjektif bazı etkileri olduğu söylense de tedavi edici ve koruyucu kesin bir etkisi bulunamamıştır. Hasta bol su almalı ve dinlenmelidir.

    Soğuk Algınlığı özellikle astım, amfizem ve bronşitli hastalarda solunumda ciddi problemlere yol açabilir. Hasta böyle bir durumda hemen bir doktora başvurmalıdır.

    Influenza (Grip) :

    Belirtiler:
    Hızla gelişen solunum yollarının viral kaynaklı infeksiyondur. Bulguları arasında viral kaynaklı ateş (bakteriyel ateşlerin aksine nabız sayısı fazla yükselmemiştir) öksürük, kırıklık ve baş ağrısı vardır. Virüs yerleştikten 48 saat sonra bulgular ortaya çıkar. Hastalık daha önce grip geçirmiş kişilerde soğuk algınlığı gibi geçebilir. Normal kişilerde ateş 39-39.5 dereceye kadar yükselir. Güçsüzlük, ağrılar (sıklıkla sırtta ve bel bölgesinde) erken bulgulardır. Baş ağrıları önemlidir. Sıklıkla başağrısıyla beraber ışıktan rahatsız olma ve göz arkası ağrıları da görülür. Başta üst solunum yolları rahatsızlıkları ön plandadır (Boğazda rahatsızlık hissi, kuru öksürük vs.) Bir süre sonra alt solunum yolu bulguları ortaya çıkar. Öksürük balgamlı ve sürekli hale gelir.

    Süreç
    : Akut semptomlar 2-3 gün içinde geriler ateş ise komplikasyonsuz olarak 5 gün sürebilir. Eğer ikinci haftada öksürük devam ediyorsa ve ateş artmışsa gribe eklenmiş bakteriyel bir enfeksiyon düşünülür. Eğer pnönomoni (Akciğer Dokusunun İltihabı) gelişirse öksürük kötüleşir ve öksürükle birlikte kan ve irin gelebilir. Bunun gibi durumlarda hemen doktara danışılmalıdır.

    Komplikasyonlar
    : Grip özellikle 12 aylıktan küçük çocuklar ve 65 yaşından büyük erişkinlerde ciddi komplikasyonlara yol açar. Özellikle şeker, kronik kalp hastalığı ve solunum problemleri olanlarda hayatı tehdit edecek ciddiyetde komplikasyonlar gelişebilir. Böyle durumlarda hastane tedavisi şarttır.

    Korunma
    : Aşılama özellikle şu kişilere önerilmektedir fakat gribe karşı önlem almak isteyenlerde aşıyı uygulatabilir.

    • Kronik kalp veya akciğer hastalığı bulunanlar
    • 65 yaş ve üstündekiler
    • Herhangibir kronik hastalığı bulunanlar
    • Riskli gebeler ve kış aylarında gelişimin 3. haftasında bulunacak gebeler

    Yukarıdaki sınıflama içersine dahil gruba gripteki bakteriyel infeksiyonlar arasında en sık görüleni olduğu için pnömokok aşısı da uygulanabilir. Aşı sonbaharda uygulanmalıdır. Maksimum etkinliğine 2 hafta içinde ulaşır. İlaç tedavisi soğuk algınlığındaki tedaviye benzerdir. Su buharı soğuk algınlığında olduğu gibi gripte de faydalıdır. Solunum yolu semptomlarını hafifletir. Kuruluk hissini azaltır. Bakteri infeksiyonu başlamışsa boğazdan kültür alınıp bakteriye özgü tedaviye başlanır.

    Dikkat! Lütfen doktora danışmadan rastgele antibiyotik kullanmayın. Bu hem tedavi süresini uzatacak hem de direnç gelişmesi nedeniyle sonraki infeksiyonlarda yan etkileri daha fazla olan ağır antibiyotiklerin kullanılmasını gerektirecektir! Komşunuzda veya akrabanızda bir ilacın işe yaraması sizde etkili olacağı anlamına gelmez. Çünkü tıpta hastalık değil hasta vardır.

    Parainfluenza ve Adenovirüsler de soğuk algınlığına benzer semptomlara yol açabilirler fakat nadir görüldüklerinden bu yazıda açıklanmamışlardır.

    Uzm.Dr. Sertaç Sever
    ( Bu yazı doktorun ismi korunarak ve saglikbilgisi.com'a referans verilerek kullanılabilir.)

    *

    Kuş Gribi (Avian influenza)
    Grip etkeni, zarflı tek zincirli RNA virusları olan Orthomyxoviridae ailesindeki influenzavirus A, B ve C tipleridir. İnfluenzavirus A ve influenzavirus B her yıl salgın yapabilir; influenzavirus C ise yalnız hafif hastalıklara neden olur. İnfluenzavirus A, ayrıca pandemilere de neden olabilir.

    İnfluenzavirus A ile doğal infeksiyon, insanların yanı sıra, domuzlar, atlar, deniz memelileri, sansargiller ve kuşlarda da görülebilir. İnfluenzavirus A, hemaglütinin ve nöraminidaz yüzey glikoproteinlerine göre alt tiplere ayrılır. Bilinen 15 hemaglütinin alt tipi ve 9 nöraminidaz alt tipi vardır. Kuşlarda tüm alt tipler bulunabilir. İnsanlar arasında dolaşanlar ise yalnız 3 hemaglütinin (H1, H2 ve H3) ve 2 nöraminidaz alt tipidir (N1 ve N2). İnfluenzavirus B’nin ise yalnız bir hemaglütinin ve bir nöraminidaz alt tipi vardır. Virus suşunun yüzey glikoproteinlerindeki nokta mutasyonlarının birikmesi, önceden toplumda dolaşanla benzerliği olan, ancak ondan farklı bir suş ortaya çıkarır. Buna antijen sürüklenmesi (“antigenic drift”) denir. Toplumun kış aylarında sahneye çıkan böyle farklı suşlara karşı duyarlı olmasından dolayı, her yıl grip salgınları görülür. Yüzey glikoproteinlerinde büyük bir değişme olursa, ya yalnız yeni bir hemaglütinini ya da hem yeni bir hemaglütinini hem de yeni bir nöraminidazı olan, tümüyle “yeni” bir virus ortaya çıkar. Buna antijen kayması (“antigenic shift”) denir. Böyle virusların pandemi potansiyeli vardır. İnfluenzavirus A’nın diğer önemli bir özelliği de farklı türlere özgü alt grupların, birbirinden genetik materyal alışverişine açık ve böylece farklı bir virusun oluşmasına son derece elverişli olmasıdır. Oluşan yeni virus, insana özgü bir influenzavirustan gen alırsa, insandan insana bulaşma özelliği de kazanabilir. Memeli ve kuş virusları için özgül hücre reseptörlerinin olduğu gösterilmiş olan domuzlar, hem kuş hem de insan ve diğer memeli viruslarıyla oluşabilecek infeksiyonlara duyarlıdır. Bu nedenle de insan ve kuş viruslarına ait genetik materyalin birbirine karıştığı bir “hamur teknesi” görevi yaparak yepyeni bir alt tipin ortaya çıkmasını sağlayabilirler. Son bulgular, insanların da kuş topluluklarında dolaşan kimi influenzavirus alt tipleri için benzer bir rolünün olabileceğini göstermektedir. Tarihsel olarak incelendiğinde 20. yüzyılda 9-39 yıl arayla antijen kayması sonucu ortaya çıkan yeni virus alt tiplerine bağlı dört ya da beş grip pandemisi olmuştur. 1918-1919 yıllarındaki H1N1 pandemisinin 40-50 milyon kişinin ölümüne neden olduğu tahmin edilmektedir. Ardından 1957-1958 (H2N2), 1968-1969 (H3N2) ve 1977-1978 (H1N1) pandemileri olmuştur. Halen dünya üzerinde H3N1 ve H1N1 virusları birlikte dolaşmaktadır. Bundan sonra da yeni pandemilerin olması kaçınılmaz gibi görünmektedir. Uğradıkları sık ve kalıcı antijen değişmeleri nedeniyle, dünya üzerindeki influenzavirus aktivitesi sürekli olarak izlenmekte ve grip aşılarının bileşiminde her yıl ayarlamalar yapılması gerekmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bu amaçla 1947’de başlattığı Küresel Grip Programı’nı uygulamaktadır. Kuş gribi: Bu hastalık, influenzavirus A’ya bağlı olarak genellikle kuşlarda ortaya çıkar. Düzenli sürveyans çalışmaları, göçmen kuşlarda son derece geniş bir influenzavirus A havuzu olduğunu göstermektedir. İnfluenzavirusların 15 hemaglütinin alt tipinin hepsi, kuşları infekte edebilir. Kuşlara özgü bu denli çok sayıda influenzavirus olması, bunlar arasında gerçekleşen gen transferi ve yeniden eşleşme (“reassortment”) sonucunda ortaya çıkan yeni alt tiplerin, insan influenzaviruslarındakinden çok daha sık olduğunu düşündürmektedir. Su kuşları virusların doğadaki sürekliliğini sağlar. İnfeksiyon, yabanıl kuş topluluklarından kümes hayvanları gibi evcil kuşlara yayılabilir ve bu durum ciddi sonuçlar doğurabilir. Kümes hayvanlarını infekte eden influenzavirus A, hastalığa neden olma yeteneğine göre ikiye ayrılır. [a] Çok virülan viruslar, patojenitesi yüksek olan kuş gribine (HPAI) yol açar ki bunun bir kuş sürüsündeki mortalitesi %100’ü bulabilir. Kuşlar ilk belirtilerin başladığı gün içinde bile ölebilirler. Bu tablolardan sorumlu viruslar H5 ve H7 alt tiplerindendir. Ancak bu alt tiplerdeki virusların hepsi, patojenitesi yüksek olan kuş gribine yol açmaz. [b] Diğer viruslar ise çok daha hafif bir hastalığa neden olurlar. Patojenitesi düşük kuş gribi (LPAI) geçiren hayvanlarda tüyler kabarır ve yumurta üretimi azalır; hafif solunum yolu hastalığı ve depresyon görülür. Patojenitesi yüksek olan kuş gribi viruslarının yabanıl kuş topluluklarında bulunmadığı; H5 ya da H7 alt tipindeki patojenitesi düşük olan kuş gribi viruslarının, kümes hayvanları arasında yayıldıktan sonra geçirdikleri mutasyonlarla yüksek patojenite kazandıkları kabul edilmektedir. Kuşa özgü influenzavirus A H5N1’nin önemi: İnfluenzavirus A H5N1, ilk kez 1961’de Güney Afrika’da balıkçıllardan izole edilmiş olmakla birlikte, patojenitesi yüksek kuş gribi çok daha önceden, ilk kez 1878’de İtalya’da tanımlanmıştır. Kuş gribi virusunun doğal rezervuarı, yeşilbaş ördeklerdir ve infeksiyona en dayanıklı olan kuşlar da.bunlardır. Virusları çok uzaklara taşıyabilmelerine ve dışkılarıyla çıkarmalarına karşılık, yalnızca hafif ve kısa süren bir hastalık geçirirler. Evcil ördeklerdeki infeksiyon ise tıpkı tavuklar, hindiler, kazlar ve benzeri kümes hayvanlarındaki gibi öldürücüdür. Virus, infekte yabanıl kuşların dışkılarıyla kümes hayvanlarının arasına girebilir. Evcil kuşların serbestçe gezindikleri, yabanıl kuşlarla aynı kaynaktan su içtikleri ya da taşıyıcı durumdaki infekte yabanıl kuşların dışkılarıyla kontamine olabilecek su kaynaklarını kullandıkları yerlerde, .infeksiyonun yabanıl kuşlardan evcil kümes hayvanlarına bulaşma riski daha yüksektir. Canlı kuşların sıkışık ve sağlıklı olmayan koşullarda satıldığı pazarlar da bir başka yayılma kaynağı olabilir. Kuşa özgü influenzavirus A H5N1 suşunun yayılması: Kuş gribi virusları, kuşları ve daha seyrek olarak domuzları infekte eder. İnfekte kuşlar, virusu tükürük, burun salgıları ve dışkılarıyla yayarlar. Hollanda'da ev kedilerinde gösterilen deneysel infeksiyon ve Tayland'da infekte kaplan ve leoparlardan H5N1 viruslarının izolasyonu, kedigillerin de infeksiyonu bulaştırabileceğini düşündürmektedir. Duyarlı kuşların infekte nazal, solunumsal ve fekal materyalle temas etmesi sonucu infeksiyon yayılır. Virus, hava yoluyla da yayılmakla birlikte, fekal-oral geçiş en önemlisidir. Patojenitesi yüksek virusla ilgili çalışmaların sonuçlarına göre, kontamine gübrenin 1 gramı 1 milyon kuşu infekte etmeye yetecek miktarda virus partikülü içermektedir. Patojenitesi yüksek kuş gribi virusları, çevrede özellikle düşük sıcaklıkta uzun süre etkinliğini koruyabilir. Virus, gübrede soğukta en az üç ay, suda 22°C’de 4 gün ve 0°C’de 30 günden fazla etkinliğini koruyabilir. Sağ kalan kuşların H5N1 virusunu oral olarak ve dışkılarıyla en az 10 gün çıkarabildiği bildirilmiştir. Bu da canlı kümes hayvanı pazarlarındaki ve göçmen kuşlar aracılığıyla yayılmayı kolaylaştırmaktadır. Virus, kuş dışkısının kontamine ettiği toz ve toprak aracılığıyla, örneğin kontamine donanım, araçlar, yem, kafesler ve giyecekler, özellikle ayakkabılarla bir çiftlikten diğerine yayılabilir. Virusu, ayakları ve vücutlarında taşıyarak “mekanik vektör” rolünü oynayan kimi hayvanlar, örneğin kemiriciler de yayabilir. Bilgiler sınırlı olmakla birlikte, sineklerin de mekanik vektör olabileceği düşünülmektedir. Kuş gribinin, özellikle patojenitesi yüksek formla oluşan salgınların, özellikle gelişmekte olan ülkelerde kümes hayvanları endüstrisi ve çiftlik sahipleri üzerindeki etkileri son derece yıkıcı olabilir. Kuş gribi salgınları bir ülkenin içine yayılacak olursa, kontrol altına alınması çok güç olabilir. Örneğin 1992’de Meksika’da patojenitesi düşük virusla başlayan salgın, oldukça ölümcül bir biçime dönüşmüş ve 1995’e dek kontrol altına alınamamıştır. Hastalık, ülkeden ülkeye canlı kümes hayvanlarının ticareti aracılığıyla yayılabilir. Göçmen kuşlar da virusu uzaklara taşıyabilir; geçmişteki patojenitesi yüksek kuş gribinin uluslararası yayılımı böyle açıklanmaktadır. İnsanda kuşa özgü influenzavirus A H5N1 infeksiyonu: Kuş gribi virusları genellikle insanları doğrudan infekte etmez ve insanlar arasında dolaşmaz. İnsanda kuş gribi viruslarıyla oluştuğu bildirilmiş doğal infeksiyon sayısı çok azdır. Ancak gönüllü çalışmalarıyla kuş kökenli kimi viruslarla infekte edilmiş insanlarda kısa süreli infeksiyonların geliştiği de gösterilmiştir. İnsanlardaki olguların infekte kümes hayvanları veya kontamine yüzeylerle temas sonucunda geliştiği düşünülmektedir. Kuş gribi viruslarının insanlar arasında tutunabilmesine karşı bir dereceye kadar etkili bir engelin bulunduğu açıktır. Bu engel, gen segmentlerinden bir ya da birkaçıyla ilişkilidir. İnsandaki olgular, kümes hayvanları arasında patojenitesi yüksek kuş gribi salgınlarıyla eşzamanlı olarak görülmektedir. Çünkü kuşlardaki infeksiyonun yayılması, insanların direkt infeksiyonu için doğacak fırsatları artırır. Zaman içinde daha çok insan infekte olup bunlar bir de insana ve kuşa özgü influenzavirus suşlarıyla aynı anda infekte olurlarsa, bu insanlar insandan insana kolayca bulaşmayı sağlayacak insan genlerine sahip olan yepyeni bir alt tipin yoğrulduğu bir hamur teknesi gibi işlev görebilir. Böyle bir olay, bir grip pandemisinin başlangıcı da olacaktır. H5N1 suşunun sağlık çalışanları, aile bireyleri, tavukçuluk yapanlar ve tavuk imha ekiplerinde çalışanlarda insandan insana çok sınırlı bir biçimde de olsa bulaşabildiği anlaşılmaktadır. Bu gruplarda virusla infeksiyonu gösteren H5 antikorları belirlenmişse de ağır hastalık gelişen bir olguyla karşılaşılmamıştır. Tavukçuluk yapanların %17’sinde, tavuk imha edenlerin %3’ünde, temaslı sağlık çalışanlarının %3.7’sinde, temas etmemiş sağlık çalışanlarının ise %0.7’sinde antikor saptanmıştır. Kuşa özgü influenzavirus H5N1 ile oluşan insan infeksiyonunun klinik gidişine ilişkin yayımlanmış bilgiler sınırlıdır. 1997 Hong Kong salgınında hastalananlarda gripteki gibi tipik belirtiler (ateş, boğaz ağrısı, öksürük ve kas ağrıları), göz infeksiyonları, pnömoni, akut sıkıntılı solunum sendromu (ARDS), çoğul organ yetmezliği, lenfopeni, karaciğer enzim düzeylerinde yükselmeler ve pıhtılaşma bozuklukları gibi belirti ve bulgular bildirilmiştir. Salgın, gerek önceden sağlıklı erişkin ve çocukları, gerekse kronik tıbbi sorunları olanları etkilemiştir. Tüm hayvan ve insan influenzaviruslarının tanısında kullanılan hızlı ve güvenilir testler bulunmaktadır. WHO’nun Küresel Grip Ağı’nda yer alan birçok laboratuvarın, bu testleri yapmak için gerekli yüksek güvenlik olanakları ve reaktiflerin yanı sıra, önemli ölçüde deneyimi de vardır. İnsan gribinin tanısı için hızlı yatak başı testleri de bulunmaktadır. Ancak bunların, en son olguların tam olarak anlaşılabilmesi ve insan infeksiyonlarının doğrudan doğruya kuşlardan mı ya da insandan insana mı yayıldığının belirlenmesi için gereksinim duyulan testler kadar kesin bir bilgi vermeleri söz konusu değildir. Kimileri hem tedavide hem korunmada kullanılmakta olan antiviral ilaçlar, influenzavirus A suşlarına karşı başka bir sağlık sorunu olmayan erişkin ve çocuklarda klinik olarak etkilidir. Ancak kullanımlarını sınırlandıran bazı yönleri vardır. Bunların kimileri aynı zamanda pahalı ve stokları sınırlı ilaçlardır. 1997’den bu yana insanda belgelenmiş kuş gribi örnekleri: 1996 yılına değin insandan kuş gribi virusunun (H7N7) izolasyonuna ilişkin toplam üç olgunun kaydı bulunmaktayken, bu tarihten sonra kuş gribi viruslarıyla oluşmuş insan infeksiyonlarının profilinde çarpıcı bir artış olmuştur. 1997: Hong Kong’ta, tavuklar arasında kuşa özgü influenzavirus A (H5N1) infeksiyonu salgını çıkmıştır. Bu sırada 18 insan hastalanmış, bunlardan 6’sı ölmüştür. Olgulardan birinde çiftlikte bulunan, 17’sinde ise pazarlarda satılan hastalıklı kuşlarla temas söz konusudur. Salgını kontrol altına almak üzere 3 gün içinde toplam 1.5 milyon kümes hayvanı itlaf edilmiştir. Böylece dünyanın yeni bir pandeminin eşiğinden döndüğü düşünülmektedir. 1999: Hong Kong’ta iki çocukta kuşlardaki patojenitesi yüksek olmayan influenzavirus A H9N2 infeksiyonu kanıtlanmış ve her iki çocuk da iyileşmiştir. Hastalığın geçişinde kümes hayvanlarının rol oynadığı düşünülmüş; ancak insandan insana geçiş olasılığı üzerinde de durulmuştur. 1998-1999’da Çin’de başka insan H9N2 infeksiyonları da bildirilmiştir. 2003: Çin’den yeni dönen Hong Konglu bir baba ve oğlundan kuşa özgü influenzavirus A (H5N1) izole edilmiş, hastalanan baba ölmüştür. Bu iki kişinin nasıl infekte olduğu tam olarak açıklanamamıştır. Öte yandan adamın kızı da Çin’deyken hastalanarak ölmüş, ancak bunun H5N1 virusuna bağlı olup olmadığı belirsiz kalmıştır. 2003: Şubat ayında Hollanda’da kuşlar arasında patojenitesi yüksek olan H7N7 kuş gribi baş göstermiştir. Daha sonra tavuk çiftliği çalışanları ve bunların aile bireyleri arasında konjonktivit ve/veya gripal infeksiyon tablosu biçiminde bir salgın ortaya çıkmış ve bu salgından etkilendiği düşünülen 260 kişiden 82’sinde kuşa özgü influenzavirus A (H7N7) infeksiyonu olduğu doğrulanmıştır. Üç olguda insandan insana geçişle ilgili kanıtlar bulunmuştur. Ayrıca 260 kişiden 6’sının H3N2 virusu yönünden pozitif olduğu gösterilmiş; ancak bunların hiçbiri aynı zamanda H7N7 yönünden de pozitif olarak bulunmamıştır. Bu salgın sırasında profilaktik antiviral ilaç almamış ve infekte kuşlarla temas etmiş olan 57 yaşındaki bir veteriner ARDS tablosundan ölmüştür. Salgını kontrol altına almak üzere toplam 100 milyon olan kuş nüfusundan 30 milyonu bir hafta içinde itlaf edilmiştir. 2003: Aralık ayının ortalarında Hong Kong’da bir çocukta H9N2 infeksiyonu saptanmış ve çocuk iyileşmiştir. 2003-2005 kuş gribi salgını: 2003 Aralık ayının ortalarından beri, Güney Kore’den başlayarak Doğu Asya ülkelerinde tavuk ve ördeklerde görülen patojenitesi yüksek kuş gribi salgınlarının sayısında artış olduğu bildirilmektedir. Kimi yabanıl kuş türleri ve domuzlarda da infeksiyonlar bildirilmiştir. Böyle patojenitesi yüksek kuş gribinin çeşitli ülkelerde aynı zamanda ortaya çıkan salgınlarla birlikte hızla yayılması, eşine hiç rastlanmadık bir durumdur ve veteriner tababetin yanı sıra beşeri tababeti de yakından ilgilendirmektedir. Kümes hayvanları arasındaki bu salgınların kaygı yaratmasının birkaç nedeni vardır. İlkin, bu salgınların çoğunda “H5N1” olarak bilinen patojenitesi yüksek suşun belirlenmesi, insan sağlığı yönünden özellikle kaygı kaynağı olmuştur. H5N1, yakın geçmişte iki kez tür engelini aşarak insanlarda da ağır ve mortalitesi yüksek bir hastalığa neden olmuş bir alt tiptir ve şimdi de Vietnam ve Tayland’da gittikçe artan sayıda insanı etkilemiştir. İkinci ve daha da önemli bir neden, bugünkü durumun insanlarda yeni bir grip pandemisine yol açması olasılığıdır. Bir kişi, hem kuş hem insan viruslarıyla aynı anda infekte olduğu zaman, her iki türe özgü influenzaviruslar, gen değiş tokuşu yapabilir. İnsan vücudunda gerçekleşen bu gen değiş tokuşu tümüyle yeni bir influenzavirus alt tipinin ortaya çıkmasına yol açabilir ki, bu virusa karşı doğal bağışıklık, varsa bile, ancak çok az kişi için söz konusu olacaktır. Ayrıca, her yıl halen dolaşımda olan suşlara karşı ve mevsimlik salgınlar sırasında insanları korumak üzere hazırlanan kullanımdaki aşılar, böyle tümüyle yeni bir influenzavirusa karşı etkisiz kalacaktır. Yeni virus yeterince insana özgü virus geni de içeriyorsa, yalnız kuşlardan insana değil, insandan insana direkt bulaşma da olabilir. Bu durumda yeni bir grip pandemisinin başlaması için gereken koşullar da sağlanmış olacaktır. En kaygı verecek durum ise yüksek mortalitesi olan ağır hastalığın art arda birkaç kez kişiden kişiye bulaştığının gösterilmesidir. 1918-1919 büyük grip pandemisi sırasındaki durum böyle olmuştur. 4-6 ayda tümüyle yeni bir influenzavirus alt tipi ortaya çıkmış ve iki yıl boyunca baş gösteren çeşitli infeksiyon dalgaları halinde yeryüzüne yayılmıştır. Sonuç olarak, insan kökenli virustan insanlar arasında replikasyona ve yayılmaya olanak veren gerekli gen(ler)i almış, ancak farklı bir hemaglütinin yüzey glikoproteini olan, dolayısıyla insanların immünolojik olarak yabancı olduğu yeni bir virus her an ortaya çıkabilir. Bu durumda, tarım ve hayvancılık uygulamaları nedeniyle, çok sayıda insan, domuz ve kuşun bir arada yaşadığı Uzakdoğu’da ortaya çıkacağının işaretlerini 20. yüzyılda vermiş olan bir pandeminin başlaması hiç de sürpriz olmayacaktır. H5N1 infeksiyonu bugüne dek: Kuşlarda: 2004'ün ilk aylarında kümes hayvanları arasında Çin, Endonezya, Güney Kore, Hong Kong, Japonya, Kamboçya, Laos, Tayland ve Vietnam’da saptanmıştır. Güney Kore ve Japonya'daki H5N1 salgınları kontrol altına alınmakla birlikte, Vietnam, Tayland, Endonezya, Kamboçya, Laos ve Çin'deki salgınların ne ölçüde kontrol altına alındıkları belli değildir. Sonra Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü (OIE)'ne, Endonezya (28 Haziran), Vietnam (1 ve 12 Temmuz), ve Çin (6 Temmuz)'den patojenitesi yüksek kuş gribi (H5N1) bildirimleri yapılmıştır. Bu salgın sırasında bugüne değin 100 milyonun üzerinde kümes hayvanı ölmüş ya da itlaf edilmiştir. Salgın, 2004 Mart sonlarına doğru geçici olarak kontrol altına alınmışsa da Haziran 2004 sonlarında Çin, Endonezya, Kamboçya, Tayland ve Vietnam'da yeniden baş göstermiş ve Malezya'ya da sıçramıştır.2005'te ise salgının görüldüğü ülkelere, Çin, Endonezya, Kamboçya, Tayland ve Vietnam'ın yanı sıra Kazakistan ve Rusya da eklenmiştir. İnsanlarda: 28 Ocak 2004'ten bu yana (en son 29 Eylül 2005 tarihinde olmak üzere) Vietnam’da 91 olgu laboratuvarda doğrulanmış ve bunların 41'i ölmüştür. Tayland’da da 17 olgudan 12’si ölmüştür. Kamboçya'da hepsi, Endonezya'da ise üçü fatal olarak sonlanan dörder olgu saptanmıştır. Bu olguların çoğunun infekte kuşlarla veya bunların çıkartılarının kontamine ettiği yüzeylerle temas sonucu geliştiği düşünülmekle birlikte böyle bir temasla açıklanamayan aile içi olgular da bulunmaktadır. Vietnam’daki olgulardan izole edilen H5N1 viruslarının genetik dizisi incelenerek tüm genlerin kuşa özgü virusa ait olduğu ve henüz insana özgü influenzavirus genlerinin edinilmesinin söz konusu olmadığı anlaşılmıştır. Güney Kore ve Vietnam’daki suşlar arasında küçük genetik farklılıklar saptanmıştır. Vietnam’daki insan kaynaklı H5N1 suşlarının M2 inhibitörlerine (amantadin ve rimantadin) dirençli olduğu bulunmuştur. Nöraminidaz inhibitörleri (oseltamivir ve zanamivir) ile ilgili bir direnç bildirilmemiştir. Bugün için H5N1 virusunun insandan insana etkin bir biçimde bulaştığına ilişkin bir bulgu yoktur. WHO ekipleri, Vietnam ve Tayland’da hükümetlerin insandan insana bulaşmayı en erken dönemde belirlemek için gereken çalışmalarına destek vermektedir. WHO Global Influenza Surveillance Network laboratuvarlarında son salgında elde edilen insan ve kuş virusları üzerindeki çalışmalar acilen başlatılmıştır. Bu çalışmaların halen dolaşmakta olan H5N1 suşunun nereden kaynaklandığını ve ne gibi özelliklerinin olduğunu, bir ölçüde de olsa, ortaya koyması beklenmektedir. Öte yandan 2004'te Tayvan’daki salgından sorumlu olan H5N2’nin kuşlar için patojenitesi yüksek değildir ve insanda hastalığa neden olduğu hiç gösterilmemiştir. Pakistan’dan bildirilen salgın da H5N1 değil, H7 ve H9 suşlarına bağlıdır. Şubat 2004’te kümes hayvanları arasında patojenitesi düşük olan H7N2 alt tipine bağlı bir kuş gribi salgını da ABD’nin kuzeydoğusundaki Delaware eyaletinde çıkmıştır. Pennsylvania ve New Jersey eyaletlerinde de patojenitesi düşük kuş gribi viruslarına bağlı salgınlar görülmüştür. Son olarak 20004'ün Mayıs ve Haziran aylarında Texas'ta ortaya çıkan salgından sorumlu olan H7N3 suşunun da patojenitesinin düşük olduğu bildirilmiştir. 2004'ün Mart ayında Kanada'nın British Columbia eyaletinde baş gösteren ve kısa sürede kontrol altına alınan kuş gribi salgınından sorumlu H7N3 suşunun yüksek patojenite göstermesi ise olağandışı bir durumdur. Bu salgın sırasında insanda ortaya çıkmış ve oseltamivir ile tedavi edilen iki konjonktivit olgusu bildirilmiştir. Ancak patojenitesi düşük bir suşla oluşturulsa bile, kuşlardaki bütün kuş gribi salgınlarının ivedilikle kontrol altına alınması son derecede önemlidir. Başlangıçta patojenitesi düşük olan kuşa özgü kimi influenzavirus suşları, kümes hayvanı toplulukları arasında dolaşmalarına olanak tanındığında, mutasyonla patojenitesi yüksek bir suş halini alabilirler. 1983–1984’te ABD’deki salgında, önce düşük bir mortaliteye neden olan H5N2 virusu, altı ay içinde yüksek patojenite kazanarak %90’lık bir mortalite göstermiştir. Benzer biçimde 1999–2001’de İtalya’daki salgında başlangıçta patojenitesi düşük olan H7N1 virusu, 9 ay içinde mutasyon geçirerek patojenitesi yüksek bir duruma gelmiştir. Korunma ve kontrol: Kuş gribini kontrol altına almak için hastalıklı ve temaslı kuşları imha edip bunları uygun bir biçimde ortadan kaldırmak, çiftlikleri karantinaya almak ve buralara çok sıkı bir biçimde dezenfeksiyon uygulamak gerekir. Virus 56°C’de 3 saatte, 60°C’de 30 dakikada etkinliğini yitirmektedir; formalin ve iyot

    Referans : Wikipedia, Özgür Ansiklopedi

    *

    Light Sigaralar
    Light sigaraların, insan sağlığına daha fazla zarar verdiği öne sürüldü. Sigarayla Savaşanlar Vakfı Başkanı Ubeyd Korbey, �light� sigaraların, insanları daha kolay öldürmek için kurulmuş bir tuzak olduğunu iddia etti.

    Korbey, light sigara tercih edenlerin üçte birinden fazlasının sırf sağlıklarından endişe ettikleri için marka değiştirdiğini, ancak bunların light sigaranın tehlikesinden haberdar olmadığını söyledi. Korbey, şöyle konuştu: �Light sigaralarda katran inceltilmiş ve diğer sigaralara göre daha az var. İçilen sigaralarda katran inceltilmiş olduğu için katranın vücuda alınması daha kolay hale geliyor. Böylece ister light olsun ister normal olsun, içine çekilen nefeslerde alınan katran miktarı aynı. Yani katrandaki azalma ya da artma, vücuda alımda çok farketmiyor. Katranın ilginç bir özelliği de vücuda alınan zehirli maddeleri tutuyor. Katran "light"ta inceltilmiş olduğu için bu özelliği de azalıyor.�

    Korbey, normal sigaraların ağzı ve boğazı tahriş ettiği için artık bırakıldığını, onun yerine light sigaraların tercih edildiğini kaydederek, light sigaraların, insanları daha kolay öldürmek için kurulmuş olan bir tuzak olduğunu söyledi.

    Light sigara içiminin, katran incelmiş olduğu için dumanın ciğerlere tam dolmasına neden olduğuna dikkat çeken Korbey, şunları iddia etti: �Light sigara insanların daha fazla sigara içmesine ve daha fazla bağımlı olmasına sebep olmaktadır. Dumanın tam ciğerlere dolması, katranın zehirleri tam tutamaması gibi olumsuzluklar bir araya gelince, nikotin, arsenik (fare zehiri), likid gaz, DDT (haşere ilacı), tiner, hidrojensiyanür gibi 4 bin değişik zararlı madde de vücuda daha kolay alınıyor� şeklinde konuştu.

    Korbey, light sigara içimi ile zararlı maddelerin alım oranının, diğer sigaralardaki alım oranından %50 daha fazla olduğunu kaydederek, �Light sigaraların üstündeki etiketin bir anlamı yok. Sadece insanları kandırıp ceplerindeki paraları almayı amaçlıyorlar. dedi.

    *

    Nefes darlığı
    Nefes darlığı, hastanın güçlükle nefes alıp vermesi halidir. Nefes darlığı, sübjektif olarak duyulan rahatsız edici bir duyudur. Hasta soluma eforunun arttığını duyar. Nefes darlığına "zorlu solunum" demek de mümkündür. Normal bir insanın alışkın olduğundan fazla bir iş yaparken fazla solunum gereksinmesi (hiperpe) bir nefes darlığı değildir. Her kişinin bir iş kapasitesi vardır. Bunu aşınca normalden daha derin ve daha hızlı solumaya başlar. Özellikle hareketsiz bir hayat yaşayanlar, yaşlılar, şişmanlar ve kadınlar küçük bir eforla daha fazla solunum gereksinmesi ile karşılaşırlar. Bunları nefes darlıkları arasına katmamak gerekir. Kısacası dispne bir hastalık halidir. İstirahat halinde bir şahsın bir dakikada soluduğu hava (dakika solunum hacmi), zorlu şekilde bir dakikada soluduğu havanın (maksimum solunum kapasitesi) 1/3 ünden azdır. Bu oranın büyümesi, yani solunum yedeğinin azalması, dispneye neden olur.

    Dispneye neden olan başlıca hastalıklar ve nedenler şunlardır:

    1-HİPERVANTILASYONA (SOLUNUM ARTIŞI) YOL AÇAN NEDENLERLE DİSPNE
    Anemi
    Karbonmonoksid zehirlenmesi
    Methemoglobinemi
    Sulfhemoglobinemi
    Oksijen basıncının düşmesi
    Ateşli hastalıklar
    Hipertiroidi
    Asidoz
    2-HİPOVANTILASYONA (SOLUNUM AZALMASI) YOL AÇAN NEDENLERLE DİSPNE
    Aşırı şişmanlık
    Diyafragma inişinin engellenmesi
    Diyafragma hernileri
    Solunum kasları yetersizliği
    Solunum merkezi baskılanması
    Göğüs deformitelerl
    Ankllozan spondilit
    3-HAVA YOLLARINDA TIKANMAYA BAĞLI DİSPNELER
    Farinks ve larinks hastalıkları
    Retrofarenjeal abse
    Farinks tümörü
    Yabancı cisim, yapışkan balgam
    Akut larenjit, difteri
    Kronik larenjit
    Larlnks spazmı, allerjik ödem
    Larinks tümörü
    Travma
    Ses telleri felci
    Larinks, trekea ve bronşların sıkıştırılması
    Guatr
    Aorta anevrizması, vasküler halka
    Mediasten tümörleri, adenomegalilerl
    Özofagus kanseri
    Bronş kanseri
    Bronş stenozu
    4-AKCİĞER HASTALIKLARINA BAĞLI DİSPNELER
    Akut bronşit
    Bronkopnömoni
    Kronik bronşlt
    Aınfizem
    Bronşial astma
    Bronşektazl
    Atelektazi
    Absorpsiyon atelektazisi
    Dıştan baskı ile atelektazi
    Bronş kanseri
    Bronşioler kanser
    Akciğerlere kanser metastazı
    Pnömoniler
    Pnömokok pnömonisi
    Stafiokok pnömonisi
    Streptokok pnömonisi
    Friedlaender pnömorıisi
    Pseudomonas pnömonisi
    Influenza pnömorıisi
    Diğer virus pnömonileıi
    Mikoplasma pnömonisi
    Psittacosis pnömoms:
    Q ateşi pnömorüsi
    Tüberküloz Prı~monisi
    Mikotik pnömoniler
    Allerjik alveolit
    Aspirasyon pnömonisi (Mendelshon sendromu)
    Löffler sendromu
    Akciğer emboli ve infarktüsü
    Multiple Akciğer Embolisi
    İnterstisyel akciğer hastalıkalrı ve yaygın fibroz
    Pnömokonvozlar
    Antrakoz
    Silikoz
    Berilloz
    Akciğer sarkoidozu
    Lymphangitis cartinomatosa ve alveoler karsinoma
    Milyer tüberküloz
    Akciğerlerin mantar infeksiyonları
    Histoplasmosis
    Coccidioidomycosis
    Blastomycosis
    Nocardlosis
    Cryptococcosis
    Torulosis
    Actinomycosis
    Aspergillosis
    Moniliasis
    Kollajen hastalıklar
    Polyarteritis nodosa
    Romatoid artrit
    Sistemik eritemli Lupus
    Skleroderma
    Diğer akciğer fibrozları
    Radiasyon fibrozu
    Idiopatik pulmoner fibroz
    Pülmoner alveoler proteinoz
    Pülmoner alveoler mikrolitiaz
    5-PLEVRA HASTALIKLARINDA DİSPNE
    Pnömotoraks
    Plevra boşluğunda sıvı
    6-KARDİAK DİSPNE
    Efor dispnesl
    Kardiak astma
    Akut akciğer ödemi
    Periyodik solunum
    7-NON-KARDİYOJENİK AKCİĞER ÖDEMİ
    8-PSİKOJENİK DİSPNE

    Kaynak : Semptomdan Teşhise

    *

    Nezle
    Burun içindeki ince zarın, üst solunum yollarının virütik iltihaplanmasıdır. Nezle bulaşıcıdır. Hastada burun akıntısı, hapşırma, boğaz ağrısı, baş ağrısı, öksürükbazen de ateş görülür. 1-15 gün devam eder. İyi tedavi edilmezsemüzminleşir. Tedavinin ilk şartı istirahat etmek ve kalabalık yerlerdenuzak kalmaktır.

    Soğuk algınlığı, coriza olarak da bilinen, solunum sisteminin en yaygın hastalığı. Çok çeşitli virüsler bu hastalığa sebep olurlar. Rinovirüsler, adenovirüsler, ekovirüsler, koksaki virüsler, infleuenza virüsleri ve mikoplazma mikropları bunların başlıcalarıdır. Bu virüslerin de kendi aralarında tipleri vardır. Meselâ rinovirüslerin 100 tipi vardır. Hasta olmakla birine karşı kazanılan bağışıklık diğerlerine tesir etmemektedir. Bu sebeple şahıslar mütemâdiyen nezleye yakalanırlar. Hastalığa hazırlayıcı faktörler pek önemli kabul edilmez. Soğukta kalma, bâdemciklerin büyük olması, allerji ve kötü kokuların koklanması ancak hastalığın ortaya çıkışını kolaylaştırır. Hastalık, virüsün vücûda alınmasından 18-48 saat sonra başlar. Hasta âniden, boğazda kuruma, hapşırma ve sulu burun akıntısıyla yorgunluk hisseder. Bebek ve çocuklarda çoğunlukla ateş olur fakat, yetişkinlerde bu durum pek görülmez. Akıntı, bütün burun, boğaz farenksi ve larinksi rahatsız eder. Koku ve tad duyusu bozulur, baş ağrısı yanında sırt ve bacak ağrıları vardır. Hastalık ilerlerse tablo daha da kötüleşir veya burun-boğaz ve sinüsleri, diğer mikropların üremesi için uygun hâle getirdiğinden, orta kulak iltihabı, sinusit, farenjit, larenjit gelişebilir. Hastalığın önemi, kızamık, difteri, farenjit, menenjit, boğmaca gibi hastalıkların ilk dönemleriyle karşılaşabilmesidir. Önem verilmeyen bir nezle, eğer bu hastalıkların başlangıç devriyse, hasta için hiç de iyi bir netîce alınmaz.

    Nezle umûmiyetle 4-10 gün devam eder ve kaybolur. Bu arada, destekleyici tedâvi yapmak hasta lehinedir. Halk arasındaki, “ilâç alırsan bir haftada, ilâç almazsan yedi günde geçer.” sözü ilmî bir açıklama değildir. Çocuklarda yatak istirahati, ateş düşürme, akıntıyı arttırıcı tedâvi muhakkak yapılmalıdır. C vitamini her ne kadar modern tedâvide tavsiye edilmezse de, akıtıcı özelliğinden dolayı kullanılabilir. Boğaz pastilleri, hiç kıymeti olmamakla birlikte, ihtivâ ettikleri maddelerden dolayı allerjik tesir de yapabilirler. Etkileri psikolojiktir. Bol miktarda sıvı alınmalıdır. Portakal ve diğer meyve suları, sıvı alımını temin ettikleri için faydalıdır. Burun tıkanıklığı için, fizyolojik serum, tuzlu su veya efedrinli damlalar kullanılmalıdır. Boğaz kuruluğu ve yanması için, yarım kaşık tuz, yarım bardak ılık suya konulup gargara yapılır. Çok çeşitli tipleri olduğundan aşıları yapılabilir fakat uygulanamaz. Çünkü her sene salgın yapan virüs, değişik olmaktadır.

    Frengi nezlesi: Coriza sifilitika denilen bu nezle, frengili annenin kanında bulunan frengi mikrobunun, karnındaki çocuğa geçmesi ve onu da hasta yapması netîcesinde; doğumdan sonra ilk günlerde başlayıp 6-8 hafta devam eden bir nezledir. Burun mukozasında bir iltihap vardır. Burun deliklerinden kanlı, cerahatli, kokulu bir ifrâzât gelir. Kuruyan kabuklarla burun tıkandığında teneffüs ederken husûsî bir ses çıkar. Burun direğini delerek veya tahrip ederek “semer burun” denilen frengiye has sayılan bir burun şekli meydana getirir. Küçük yaşlarda ölümle sonuçlanabilir

    *

    Nikotin
    Nikotin, dünyadaki en yaygın suistimal edilen üç maddeden biridir. En çoktütün yapraklarından çıkarılan, renksiz, açıkta bırakılınca havadan oksijen alarak esmerleşen,bitki hastalıklarıyla mücâdelede bitkileri saran dış asalakları öldürmek için de kullanılan, 247 derecede kaynayan ve 1.033 yoğunluğunda çok zehirli bir alkaloit (C10H14N2). Organik kimyâda 3 - (1 metil - 2-pirolidil)- piridin ismiyle bilinen, piridin tipindeki alkoloitlerin en önemli üyesi. Nikotin ham nikotin veya nikotin sülfat hâlinde, tütünden buhar destilasyonuyla veya trikloretilen gibi bir çözücü ile ekstrakte edilerek elde edilir. Etil nikotinat ve 1 - metil-pirrolidon kullanarak sentetik DL - nikotin elde edilir.

    Amerika’nın keşfinden sonraAvrupa’ya ve tüm dünyaya yayılmıştır. Başta bahçelerde estetik amaçli olarak ve tıbbi amaçlarla kullanılırken 1800’lerden sonra geniş halk kesimleri tarafından kullanılmaya başlanmıştır.

    Nikotinia ailesi bitkilerinin yapraklarından elde edilir. Sigara şeklinde tüttürülerek veya ince kıyılmış tütünü emerek nikotin kullanılır. Normal bir sigara 20 mg. nikotin bulundurmasına karşın yanarak içildiğinden 1-1.5 mg. nikotin alınır.

    Tütün ve ürünleri dünya sağlığınının bir numaralı tehlikesidir. Her sene sadece ABD’de 350 bin kişi ölmekte, 22 milyar dolarlık sağlık harcamasına, 43 milyar dolarlık işgücü kaybına yol açmaktadır. Sigaradan ölenler aşağıdaki nedenlerden ölenlerin toplamından fazladır: AIDS, kokain, eroin, alkol, yangın, trafik kazası, cinayet ve intihar.

    Nikotin'in MSS (merkezi sinir sistemi) ve çevresel sinir sisteminde eşit derecede uyarıcı ve depresan etkileri bulunmaktadır. Nikotin alındıktan sonra , öfori, uyanıklık, hafıza ve dikkatin artması ve sıkıntıdan kurtulma gibi etkiler oluşur. Ama aynı zamanda nikotinin kendisi de gerginlik yaratmaktadır. Nikotinin etkilerine karşı tölerans gelişir ve ilk sigara kullanırken oluşan etkiler oluşmaz. En kuvvetli psikolojik bağımlılık yapan maddelerdendir ve bırakanların yüzde doksanı ilk altı ayda sigara kullanmaya başlarlar. Sigaranın iştah kesici etkisi vardır ve sigara kullananlar normal kilolaların 2-3 kilo altına düserler.

    Sigaraya bağlı yan etkiler:

    Genelde üst solunum yollarında kanserojen etki, damarları büzme etkisinden dolayı ise kalp dolaşım sisteminde problemler oluşturuyor. Yüksek tansiyon, kalp krizi riskinin 20 kat artması, kalp durması, koroner arter hastalığı, hamilelikte kullanımda erken doğum, düşük doğum ağırlığı, düşük oluşturduğu bilinmektedir. Ayrıca ağız, damak, gırtlak kanserlerinin %90’ından fazlası sigaraya bağlı olup, akciğer kanseri olanlarda birinci sıra sigara kullananlarındır.

    *

    Pnömoni
    Akciğer dokusunun ve terminal hava yollarının infeksiyonudur.

    Nedenleri

  • Pnömonilere bakteriler neden olmaktadır. Bakteriler başlıca 4 yolla akciğerlere ulaşırlar:
  • Bakteri bulaşmış ağız sekresyonlarının aspirasyonu ile;
  • Bakterilerin havadan solunması ile;
  • Kanda bakterilerin çoğalması sonucu;
  • Akciğerlere direk yayılma ile
    Tedavi Şekilleri

    Pnömoniye neden olan bakteri veya bakteriler antibiyogram sonucu belirlenmiş ise bu bakterilere etkili, akciğer dokularına iyi nüfuz eden bir antibiyotik ile tedavi sağlanır.

    Pnömoniye neden olan bakteri veya bakteriler belirlenememiş ise olası bakterilerin tümüne etkili bir antibiyotik ile tedavi sağlanır.

    Kime Başvurmalı

  • Ateş
  • Üşüme-terleme
  • Öksürük (Kuru veya balgamlı)
  • Nefes darlığı
  • Hızlı solunum
  • Göğüs ağrıları, kas ağrıları gibi belirtiler hissettiğinizde göğüs hastalıkları uzmanı hekime, dahiliye uzmanı hekime, infeksiyon hastalıkları uzmanı hekime ya da pratisyen hekime danışabilirsiniz.
  • *

    Pnömotoraks
    Mide çıkışı tıkanması, sindirilen gıdaların mideden ince barsağa geçtiği yerde meydana gelen tıkanmadır. Mide çıkışı tıkanması, yeni doğmuş yaklaşık 150 erkek bebekte 1 ve 750 kız bebekte 1 gibi oranla etkili olur. Bu şekilde doğan bebeklerden takriben %15 inin ailesinde kusurlu geçmiş olmasına karşın, asıl neden bilinmemektedir.

    Bebeğiniz mide tıkanması ile doğmuş ise, semptomlar genellikle bebek 2 ve 3 haftalık olduğu zaman başlar, ilk semptomlar, yenen gıdaların çıkarılması ve her ne kadar gerçek kusma kadar güçlü değilse de, kusma gibi ortaya çıkar. Nadiren, kusma ile birlikte kan da gelir. Kusma tipik olarak beslenme esnasında ya da beslenmeden kısa birsüre sonra meydana gelir; fakat saatlerce sonra da ortaya çıkabilir. Kustuktan sonra bebek tekrar kendini aç hisseder ve beslenmek ister.

    Mide çıkışı tıkanması olan bebek, barsaklarına çok az yiyecek geçtiği için, çok az dışkılar. Bir süre sonra bebek kilo ve su kaybetmeye başlar. Bebeğin gözleri içine çöker ve yanakları kırışır. Bu görünümü ile bebek yaşlı bir insan gibi görünür. Mide çıkışı tıkanması olan bebek, rahatsız görünebilir fakat büyük bir acı çekiyor gibi görünmez.

    Mide çıkışı tıkanması genellikle fiziksel muayene, bebeğin nasıl beslendiğinin öğrenilmesi ve karın bölgesinin muayenesi esnasında mide kapısı bölgesinde sorun olduğunun belirlenmesi neticesinde teşhis edilir. Eğer böyle bir sorunlu bölge hissedilemez ise, ultrasonografik muayene yapılabilir. Mide çıkışı tıkanması ile doğmuş bir bebek damardan sıvı gıda verildikten sonra mümkün olan en kısa zamanda ameliyat edilmelidir.

    Ameliyattan 6 saat sonra bebeğiniz ağızdan beslenmeye başlayacaktır, verilen gıda miktarı yavaş yavaş artırılmalıdır. Çoğu bebekler ameliyattan 2 gün sonra taburcu edilebilirler.

    Mide çıkışı tıkanması olan bir bebeğin iyileşme süresi, teşhisin ne kadar erken yapıldığı ve bebeğin genel durumuna bağlı olarak çok kısa sürede gerçekleşir. Ameliyat nedeni ile ölüm %1 den daha azdır.

    *

    Sigarayı Bırakınca
    20 dakika sonra tansiyon ve nabız normale döner.

    8 saat sonra vücut kendini yenilemeye başlar. Kan oksijeni normal düzeye çıkar.

    24 saat sonra kalp krizi riski azalmaya başlar. 1 yıl sonra yarıya düşer.

    48 saat sonra duyu organları iyi çalışmaya başlar. Tat ve koku duyusu düzelir. Cilt kendini yeniler.

    72 saat sonra akciğer kapasitesi artar, solunum rahatlar.

    2 hafta sonra efor kapasitesi artar (Yürüme, merdiven çıkma gibi)

    1-9 ay içinde akciğer hücreleri yenilenir. Akciğer hastalıkları riski azalır. Öksürük, nefes darlığı düzelir.

    5 yıl sonra ağız, boğaz, yemek borusu kanserleri riski %50 azalır. Pankreas, mesane, rahim kanseri, sindirim sistemi ülseri riski azalır.

    Sigara, gebelikten önce ya da gebeliğin ilk 3 ayında bırakılırsa erken doğum riski ve düşük doğum riski, içmeyenlerdeki düzeye iner.

    Koroner kalp hastalığı riski sigaranın bırakılmasından 15 yıl sonra sigara içmeyenlerin düzeyine iner.

    *

    Sigarayı Bırakmanın 7 Yolu
    Yalancı Nikotin Terapisi

    Sigaradan uzak kalmak için bugüne kadar bulunmuş en etkili farmakolojik yöntemlerden biri. Piyasada bulunan nikotin bantları ve çikletler değişik dozlarda alınıyor. Temel prensip, nikotine alışmış olan organizmanın bağımlı olduğu etkin maddeyi alternatif kaynaklardan sağlamak, böylelikle sigarayı bırakırken yaşanacak sancıları hafifletmek. Başarı oranı; %8-16.

    Davranış Terapisi

    Bilimsel açıdan en çok denenmiş yöntem. Sigaraya karşı geliştirilen ilaçlarla birlikte uygulanabiliyor. Buradaki amaç, tiryakinin baştan çıkmasını kontrol altında tutmak. Özellikle grup terapileri çok yararlı. Tiryakiler alternatif meşguliyetlerle motive ediliyor. Her geçen gün içilen sigara miktarı biraz daha azaltılıyor ve 4-6 hafta sonunda tamamen bırakılıyor. Ardından 4-6 haftalık bir seans daha başlıyor. Başarı oranı; bir yıl sonra %40-60.

    Antinikotin Hapı

    Reçeteyle verilen ilk ve tek ilaç, Zyban. Beyindeki bağımlılık merkezinde uyanan isteği bastırıyor. İlk üç gün birer tablet alınıyor, sonra dozaj günde iki tablete çıkarılıyor, sigara tüketimi azalıyor. Dünya çapında 5 milyon tiryaki bu yöntemi denedi. Bu ilaç şu anda sadece ABD, Kanada ve Hollanda'da piyasada bulunuyor. İlacı deneyenlerin %30.3'ü, bir yılın sonunda sigarayı tamamen bıraktı. Günlük tek tablet bir paket sigara fiyatına maloluyor.

    Hipnoz

    Uzmanlar, terapi uygularken tiryakiyi transa geçiriyor, bilinçaltına ulaşıyor. Önce sigara içme nedenleri analiz ediliyor. Hipnoz terapistleri, genelde sigarayı kötü duygu uyandıran nesnelerle özdeşleştirerek tedavi uyguluyorlar (örneğin ağızda kül tadı bırakmak gibi), böylece bu olumsuz mesaj, hastanın belleğine yerleşiyor. Bu arada, sigara içmeden yaşamakla ilgili olumlu mesajlar da yerleştiriliyor. Başarı oranı, kontrollü araştırmalara göre %30. Ancak bazı uzmanlar %80 gibi yüksek bir rakam da veriyor.

    Allen Carr

    Bestseller yazarı Alan Carr, kitaplarında ve verdiği kurslarla sigarayı yavaş yavaş bıraktırıyor. Carr'ın "Easyway-Methode" unu (kolay yol yöntemi) uygulayan tiryaki, kurs sırasında kendi belirlediği bir tarihte sigarayı bırakmaya karar veriyor.

    Kurs yöneticisi, sigarayla ilgili bütün mitosları çürütüyor, ancak sigaranın sağlık üzerindeki zararlı etkileri konusunda hiçbir şey söylenmiyor. Tiryaki, sigarayı değersiz bir şey olarak görmeye başladıktan sonra canı içmek de istemiyor. Seminer, altı saat sürüyor. Başarı oranı; personeline Alan Carr kursu veren IBM'in verilerine göre %50.

    Bıkkınlık Yöntemi

    Tiryakinin artık yeter diyerek, tamamen kendi iradesiyle bir gün içinde sigarayı bırakmasına, uzmanlar "son nokta yöntemi" adını veriyor. Bu kişiler hiç kimsenin yardımı olmadan sigarayı bırakıyor. Ancak dost ve akrabanın yardımı halinde, başarı oranı artıyor; %80'i bulabiliyor.

    Akupunktur

    Eski Çin öğretisine göre akupunktur uzmanı, kulaktaki bağımlılık noktalarına üç iğne batırıyor. Bu iğneler, bir süre burada kalıyor. Bu işlemden önce terapist, iğnenin küt ucunu kullanarak, en duyarlı bölgelerin genel durumunu tespit ediyor.

    Bu yöntem sayesinde tiryakinin sigaraya duyduğu iştah azalıyor. Kimileri iğnelere çok çabuk tepki veriyor, kimilerinde ise hiç işe yaramıyor. Başarı oranı; terapistlere göre %50. Ancak, Amerikan Ulusal Sağlık Kurumu'na göre akupunkturun kesin etkisi henüz ölçülebilmiş değil.

    *

    Solunum sistemi
    Solunum Sistemi
    Solunum Sistemi
    Solumak, hayatta kalmak için temel ögelerden biridir. Vücutta birikmiş olan karbondioksitin atılması, bunun yerine, oksijen alınması işlemine solunum adı verilir.

    Solunumun temel organıakciğerlerdir. Göğüs boşluğunda asılı olarak bulunan akciğerler pembemsi renkte süngersi yapıdadır. Bu pembemsi görünüm sigara içenlerde siyahlaşmış bir hal alır. Hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde yaşayanlarda da sigara içilmese bile siyahlaşmış görüntü olabilir.

    Akciğerler göğüs boşluğunda yer alır, yan ve arka taraflarındankaburgalara,kaslara vekıkırdaklara bağlı durumdadır. Göğüs boşluğunun alt kısmında yer alan ve kaslardan oluşmuş diyafram, göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayırırken, solunuma da büyük katkılarda bulunur.

    Sağ akciğer üç bölümden (loblar) oluşurken, sol akciğer, bir kenarında kalp yer aldığı için iki lobdan oluşur.

    Solunum sırasındahava ağız ve burundan girer. Boğazın arka kısmından (farenks), hançereden (larenks) vesoluk borusundan (trakea) geçer. Soluk borusu göğsün orta kısımlarına ulaştığında iki dala ayrılır (ana bronşlar). Bunlar da ağaç dalları gibi dallara ayrılır. Uç kısımdaki ince nefes boruları, bronşiyol adını alır. En ince bronşiyollerin ucundaalveol adı verilen ince elastik torbacıklar yer alır.Kan, ince damarlarla alveollere ulaştırılır veoksijenle,karbondioksitin alışverişi burada yapılır. Ciğerlerde ortalama olarak 300-350 milyon civarında alveol bulunur.

    Havanın ciğerlere giriş çıkışında kaburgalar arasında yer alan kaslarladiyafram görev almaktadır. Akciğerlerin üzerinde iki tabakalı zar bulunur. Bu zarlardan biri akciğerin dış yüzüne, diğeri de göğüs duvarının iç yüzüne yapışıktır. Aralarında hafifçe kayganlaştırıcı bir madde bulunur, ancak aralarında hava yoktur. Nefes alma sırasında göğüs duvarında ve kaburgaların arasında yer alan kaslar kasılarak kaburgaları yukarı ve dışa doğru çeker, diyafram da kasıldığında aşağıya karın boşluğuna doğru ilerler. Bu işlemlerin sonucunda göğüs boşluğu genişlemiş olur. Bu, hareket, süngersi bir yapısı olan akciğerlerin de genişlemesine neden olur, böylece soluk borusundan hava alveollere kadar ulaşır. Karbondioksitle oksijen değişimi tamamlandıktan sonra kaslar gevşeyerek göğüs duvarını eski haline döndürür. Akciğerlerin hacmı da azaldığı için içindeki hava dışarı çıkar. Her seferinde 1-1.5 litre civarında bir hava ve dakikada 12-15 kez solunumla vücudun oksijen gereksinimi karşılanmış olur. Efor harcaması sırasında vücudun oksijen gereksinimi artacağı için solunum hacmının ve dakikadaki solunum sayısının artması doğaldır.

    Solunum sistemi ve amacı

    Solunumda gâye, canlının aralıksız oksijen alması ve karbondioksit vermesidir. Bâzıtek hücreli canlılar ( anaerobik bakteriler ve bazıparazitler) dışındaki bütünbitki vehayvanlar yaşamak için oksijene muhtaçtırlar. Oksijen canlılarda farklı yollardan temin edilmektedir. Canlıda teşekkül eden karbondioksitin fazlası da bu yollardan uzaklaştırılır. Canlı hücreyle bulunduğu ortam arasında gaz alış-verişi (oksijen ve karbondioksit), daima gazların hücre zarından içeri veya dışarı geçişiyle olur. Tek hücreliler dış ortamla doğrudan doğruya temas halinde olduklarından, oksijen alma ve karbondioksit verme kolaylıkla yapılır, dolayısıyle özel bir solunum cihazına ihtiyaçları yoktur.

    Suda yaşayan çok hücreli fakat yapısı basit olan bâzı basit yapılı hayvanlarda, (deniz anasında) özel bir solunum sistemi yoktur. Zîrâ bu hayvanlarda vücudun iç hücreleri dahi oksijen taşıyan ortamdan, yâni sudan uzak değillerdir.

    Bâzı hayvanlarda oksijen deri yoluylakılcal damarlara geçer.Kurbağalarda olduğu gibi, diğer çok hücrelilerde vücut kitlesi arttıkça, vücûdun iç tarafında bulunan hücrelerin solunumu bir problem meydana getirmiştir. Böylece oksijeni vücûdun her hücresine götürecek ve karbondioksiti buradan uzaklaştıracak özel solunum sistemleri vardır.

    Biyolojik yapısı üstün olan canlılarda, yâni insanlar ve memeli hayvanlarda solunum, dış solunum ve iç solunum olmak üzere ikiye ayrılır. Dış solunum deyince, dış ortam ile akciğer kılcal damarlarının kanı arasındaki gaz alış-verişi ve iç solunum deyince, vücuttaki diğer kılcal damarların kanı ile dokular arasındaki gaz alış-verişi ve aynı zamanda hücre içindeki oksidasyon olayları anlaşılır. Gerek iç, gerekse dış solunumda oksijen alınır, karbondioksit verilir. Solunum sistemi, dış solunumu yürüten sistemdir, yâni bedenin dış ortamla gaz alış-verişini sağlamak ve düzenlemekle yükümlüdür. Görevini dolaşım sistemi ve kanla birlikte meydana getirir.

    Solunum sistemi; havayı dış atmosferden gaz alışverişinin yapıldığı yüzeye ileten solunum yolları, göğüs boşluğu içindeki bu yolların bir kısmıyla berâber, gaz alış-verişiyle ilgili birçok hava keselerinden yapılmış akciğerler ve bu organların işlemesini ve düzenlenmesini sağlayan plevra, solunum kasları ve sinirlerden ibârettir.

    Solunum yolları; burun boşluğu, yutak (farinks), gırtlak (larinks), ana nefes borusu (trakea), bronşlar ve bronşcuklardır.

    Solunum sistemi, burun boşluğu ile başlar, burun boşluğu çok damarlı mukoz zarla örtülüdür ve duvarında konka adı verilen bir takım çıkıntılar vardır. Burun boşluğunda konkaya çarparak geçen havanın ısısı, vücut ısısına getirilir ve kuru ise nemlendirilir. Hava soluk alma esnâsında burun boşluğundan geçerken, içinde bulunan yabancı cisimlerden de temizlenir. Bu temizleme işlemi şu mekanizma ile olur. Hava konkalara çarpınca yön değiştirir, bu sefer harekete devam eden hava burun boşluğunun duvarına çarpar ve mukoz sıvı içinde tutulurlar. Solunum havasının yabancı cisimlerden temizlenmesi işinde mekanizma o kadar etkilidir ki, beş mikrondan daha iri cisimler akciğerlere doğru geçirilmezler. Şâyet burun boşluğunu geçebilen cisimler olursa, bunlar daha sonraki solunum yollarında tutulurlar. Burundan sonra gırtlak gelir. (Bkz. Gırtlak)

    Nefes borusu (trakea), açıklığı arkaya bakan at nalı biçiminde yaklaşık 16-20 kıkırdak halkasından yapılmıştır. Kıkırdak halkalarının uçları birbirlerine kasla bağlıdırlar, kıkırdaklar arası destek dokusu ile doludur. Böylece nefes borusunun ön ve yan duvarları katı yapılı, arka duvarı yumuşak gevşek yapılıdır, bu şekilde boşluğu devamlı açık tutulan bir tüptür. Yaklaşık 25 cm uzunluğundadır. Kesit yüzeyi 2,5 cm2 olup, yanlama çapı ön-arka çapından 1/4 oranında daha geniştir. Solunum hareketleri sırasında, hem çapı hem uzunluğu değişir.

    Nefes borusunun boşluğu tüylü epitel ile örtülmüştür. Burada bulunan bezlerin salgıları ve tüyler, burun boşluğunu geçebilen tozları ve diğer yabancı cisimleri tutarak akciğerlere girmesini önler. Epitel tüyleri yönleri ağıza doğru olmak üzere, hep beraber koordineli bir şekilde ve dalgalar hâlinde hareket ederek, üstlerini kaplayan hava yollarının salgılarını ve içinde tutulmuş olan yabancı cisimleri ağıza doğru iterler ve balgam şeklinde dışarı atılmasını sağlarlar.

    Nefes borusu alt ucunda 70 derecelik bir açı ile sağ ve sol ana bronşlara ayrılır. Sağ ana bronş nefes borusunun hemen devamı hâlindedir, nefes borusundan 25 derecelik bir açı yapar. Sol ana bronş ise 45 derecelik bir açı yapar. Sağ ana bronş 1,5-2 cm uzunlukta, 12-16 mm genişlikte, sol ana bronş 5 cm uzunlukta, 10-14 mm genişliktedir. İki ana bronşun toplam çapı nefes borusundan büyüktür. Solunum yolları ana bronşların akciğerlere girip burada birçok dallanmalarla gaz alış-verişinin yapıldığı alveollere kadar uzanır. Akciğerler kan-hava arası gaz alış-verişlerinin yapıldığı organlardır. (Bkz. Akciğerler)

    Akciğerlerde gaz alış-verişinin meydana geldiği kısım alveol denilen hava torbacıklarıdır. Dolayısiyle duvarlarını alveollerin meydana getirdiği, alveol keseleriyle birlikte duvarlarında alveollerin bulunduğu alveol kanalları ve solunumla ilgili bronşcuklar, gaz alış-verişiyle görevlidirler. Bu yapılardan önceki terminal bronşcuklara kadar olan hava yolları ise alveolleri olmadığından, sâdece hava iletimiyle ilgilidirler, bunlara iletken hava yolları denir. Terminal bronşcuktan sonra gaz alış-verişinin yapıldığı akciğer bölümüne solunumla ilgili birimler denir. Her akciğer labülü 3-5 solunumla ilgili birimden yapılmıştır. Solunum sırasında alınan havanın hepsi bu birimlere ulaşmaz, bir kısmı gaz alış-verişi yapılmayan, yâni iletken hava yollarında kalır ki buna ölü boşluk havası denir.

    Alveollerin etrafı kılcal damarlar tarafından kafes gibi sarılmıştır. Kılcal damarlardaki kanla alveol içi hava boşluğu 0,5 mikron kalınlığında bir zarla ayrılmıştır. Zarın bir yüzünde alveolün yassı epitel hücreleri, diğer yüzünde damara âit endotel hücreleri bulunur. Bu zar, havayla kan arasında gaz alış-verişinin yapıldığı yerdir. Burada havadan kana oksijen; kandan havaya da metabolizmanın artık ürünü karbondioksit geçer. Bu geçiş bir taraftan diğer tarafa diffüzyon yoluyla olur. Geçişi yürüten kuvvet ise iki taraf arasındaki, gaz çeşidi yönünden, yoğunluk farkıdır. Bu şekilde dokulardan gelen kirli kan, akciğerlerde temizlenerek tekrar dokulara gider.

    Alveol duvarlarında veya alveoller arasında 10-15 mikron çapında kohr pencereleri adı verilen delikler vardır. Bunlar alveoller arasında bağlantı sağlarlar. Böylece bronşların veya bronşçukların tıkanması hâlinde, komşu segmentlerden veya lobüllerden havalanmak sûretiyle hava yolu tıkanan akciğer kısmının fonksiyonunun devâmı sağlanır. Ancak bu pencereler iltihâbî olaylarda kapanabilir.

    Akciğerlere havanın girip çıkması, göğüs kafesiyle akciğerlerin birlikte gelişen hareketleriyle gerçekleşir. Bu hareketleri yürütücü kuvvet; göğüs kafesi kasları ve diyafrağmadır. Kubbe şeklinde olan diyafrağma, solunumun esas kasıdır, solunum havasının % 60’ı diyafrağma hareketleriyle temin edilir. Soluk alma esnâsında diyafrağmanın ve kaburgaların öne ve yukarı doğru hareketini sağlayan göğüs kafesi kaslarının kasılmasıyla göğüs boşluğu genişletilir. Bu genişlemeyi plevra aracılığıyla, göğüs kafesine yapışık olan akciğerler pasif olarak tâkip eder. Bu durumda akciğer içindeki basınç, atmosfere göre düşerek hacim artışı kadar hava solunum yollarından akciğerlere akar. Soluk verme (ekspirasyon) hareketinde göğüs boşluğu küçülür, akciğerlerin hacmi azaldığından, içindeki basınç dış ortamdakinin üstüne çıkarak hava dışarı atılır.

    Normal şartlarda, soluk verme pasif bir harekettir, yâni bir kasın yardımı olmadan meydana gelir. Bu pasif olarak eski hâlini alma, soluk alma sırasında kasılan kaslarda ve çekilmeyle gerdirilen göğüs kafesi ve akciğerlerdeki elastik yapılarda depo edilen potansiyel enerjiyle meydana gelir. Ancak zorlu solunum esnâsında, soluk verme de aktifleşir ve bu aktiflik göğüs kafesini daraltan kasların kasılmasıyla sağlanır. Normal bir soluk vermeden sonra, soluk almaya geçilmediği sırada akciğerlerdeki hava ile atmosfer havasının basınçları birbirine denktir ki, bu sırada akciğerler ve göğüs kafesi istirahattedir.

    Yapılabildiği kadar en kuvvetli soluk vermeden sonra bile, akciğer içindeki hava tamâmen çıkarılamaz. Bu çıkmayan hava alveolleri devamlı açık tutmaya hizmet ederek, elastik büzüşmeyle alveollerin kapanma eğilimini ortadan kaldırır. Aksi takdirde kapanan alveoller, bir sonraki soluk almada açılmaya karşı direnç göstererek solunumu zorlaştırırlardı. Bu havaya “rezidüel hacim” denir ve 1200 ml kadardır.

    Bir karın bir de göğüs tipi solunum ayırt edilir. Karın tipi solunumda, solunumla berâber karın hareketleri tâkip edilir. Soluk alırken karın dışarı doğru çıkar, soluk verirken de içeri çekilir. Göğüs tipi solunumda kaburgaların hareketi daha bârizdir. İstirahat hâlinde insanın ve hemen bütün hayvanların solunumu, karın tipi solunumdur. Herhangi bir şekilde karın hareketleri önlenirse (gebelik, elbiseler, korseler) veya karında ağrı ve sancı olursa göğüs tipi solunum meydana gelir.

    İnsanda istirahat hâlinde normal solunum ritmi dakikada 12’dir. Bu ritimde ortalama 2 sâniyelik soluk alma dönemini, 3 sâniyelik soluk verme tâkip etmektedir. İstirahat hâlinde, bir defâlık solunum hacmi 500 ml kadardır. Bir dakikada akciğerlere giren ve çıkan hava hacmiyse 1000 ml’dir. Bu değerler istirahat dışındaki egzersiz, heyecan, yorgunluk, hastalık gibi durumlarda değişirler. Bu değişiklik solunumun çeşitli faktörlerle düzenlenmesiyle meydana gelir. Soluk alma ve verme işleminin ritmi, beyinde bulunan solunum merkezince düzenlenir. Solunan hava değişikliklerinin derecesi de kasların kasılma durumuyla tespit edilir ki, bunu da solunum merkezinden gönderilen uyaranların şiddeti düzenler. Solunum merkezinin düzenlemesiyse, çevreden sinir ve kandan kimyevî faktörlerden alınan (kandaki oksijenin ve karbondioksitin kısmî basınçları ve hidrojen iyon miktarı) haberlere göre olur. Solunumun sinir yoluyla kontrolü otomatik olup, kişi şuuruyla ancak bir dereceye kadar solunumunu kontrol edebilir. İrâdeyle soluk tutulması bir süre kâbildir ve sonunda otomatik kontrol faaliyete geçer. Bunun sebebi kanda karbondioksit miktarının artması ve beyindeki solunum merkezinin bu artışa çok hassas olmasıdır.

    İlgili başlıklar

    Solunum yetersizliği

    *

    Solunum yetersizliği
    Solunum yetersizliği Akciğerlerin istirahatte gaz değişimini gerektiği kadar yapamaması. Solunum yetersizliği, solunumun güçlükle ve nefes darlığı ile yapıldığını gösterir. Solunum yetersizliğinde olan hastada bütün gayretine rağmen, daha iyi bir solunum yapılamaz ve kişi hava açlığı duyar. Nefes darlığının teşhisi şahsi değişiklikler gösterdiğinden ve abartılmış bir his de olabileceğinden bunu, kandaki gaz basınçlarıyla tayin etmek en emin yoldur. Bunun için kullanılan iki kan gazı değeri vardır; bunlar, atardamarlardaki oksijen basıncıyla yine atardamarların karbondioksit basıncıdır. Solunum yetersizliğinin başlangıcında kanda oksijen basıncı azalmıştır. Hastalık ilerleyince karbondioksit basıncı da normalin üst sınırı olan 45 milimetre civayı aşar.

    Genel olarak solunum yetersizliğine sebep olan akciğer hastalıkları iki gruptur: Birinci grup Obstinktif (yani akciğerlere hava taşıyan sistem gırtlak, trakea, bronş ve bronşcukların dış baskı veya spasm iltihap dolayısıyla tıkanmasına bağlı) akciğer hastalıkları(astım, akut veya kronik bronşit, solunum yollarına yabancı cisim kaçması, solunum yollarına baskı veya içten tıkanma yapan urlar gibi) İkinci grup ise Restriktif (yani akciğerlerin ana dokusunu tahrip eden hastalıklara bağlı olarak, vücuda hava girse bile akciğerlerin bunu vücuda kazandıramaması, yani akciğerlerdeki doku kaybına bağlı) akciğer hastalıkları (verem, yaygın akciğer kanseri, Sorkoida pnomokonioz gibi).

    Solunum yetersizlikleri akut (ani gelişen) ve müzmin olabilir.

    Bir hastada, atardamar oksijen basıncı birdenbire 50 mm cıvanın altına düşerse veya karbondioksit basıncı 50 mm cıvanın üstüne çıkarsa, akut solunum yetmezliği söz konusu olur. Gerek akut, gerekse müzmin solunum yetersizliklerinin baş sebebi, tıkayıcı akciğer hastalıklarıdır. Bunlar, müzmin bronşit, amfizem ve astımdır. Bundan başka, merkezi ve periferik sinir sisteminin, ayrıca solunum kaslarının ve göğüs kafesinin bozuklukları sonucu nefes alıp verme normal yapılamadığında, gaz alış-verişi ani olarak bozulur.

    Akut (had) solunum yetmezliğinin diğer sebepleri şunlardır: Damar içine fazla miktarda sıvı verilmesi, gereğinden fazla kan nakli, kontrol altına alınamamış ağır şoklar, suda boğulma, muharriş-tahriş eden gazların solunması, ağır kan zehirlenmeleri, ağır zatürreler, akut pankreas iltihapları.

    Tedavide belli miktarda oksijen gidecek şekilde, solunum aleti ayarlanır. Kontrollü olarak ve meydana gelmiş açığa göre oksijen verilir. Kan zehirlenmelerinde, şokta, yüksek dozda kortizon türevleri zerk edilir. Ayrıca antibiyotik zerkleri de gereklidir. Hava yollarındaki ifrazat aspiratör denen aletle emilmelidir. Kısacası tedavide prensip, hastayı rahatlattıktan sonra, solunum yetmezliğine sebep olan unsuru bulup ortadan kaldırmaktır.

    Sebepler bazan cerrahi müdahaleyi veya gırtlağı delmeyi gerektirebilir.

    Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

    *

    Tüberküloz
    Hastalarda normal bir dişide bulunması gereken 46 XX kromozomu yerine, yalnızca 46 X kromozomu vardır. Dolayısıyla, bir X kromozomları eksiktir ve bu anormallik bir yumurtalık oluşum bozukluğuna yol açar.

    Turner sendromu ya da yumurtalık gelişim bozukluğu, cüceliğe eklenmiş çeşitli oluşum bozuklukları bütünüyle nitelenir. Kötü oluşmuş ve yumurta oluşumuna varacak olgun folikül yapma yeteneğinden yoksun bir yumurtalık varlığına bağlıdır.

    Bu oluşum bozukluğunun kökeni aydınlatılmıştır. Bir kromozom kusuruna bağlıdır. Hastanın kromozom yapısı (karyotip) incelendiğinde, taşıması gerektiği X kromozomlarından birinin eksik olduğu görülür. Normal bir dişinin kromozom formülünün 44 XX olduğu bilinmektedir. Turner sendromunda formül 46 X O'dır. Çocuk, doğduğunda belirgin olarak kızdır ve aile ancak ergenliğe doğru kaygılanmaya başlar. Gerçekten, yıllar geçmekte ve ergenlik olmamaktadır.

    15-16 yaşlarında boy son derece kısadır (ortalama 1,40 m). Çocuksu görünümünü korur. Memeler gelişmemiş, kıllarıma belirmemiştir. Kadın dış üreme organı çocuksu kalır. Dölyolunun yukarısında dölyatağı fındık kadar küçüktür. Dikkatli muayeneyle az ya da çok belirgin bir oluşum bozuklukları bütünü saptanır. Çok belirgin olmaları, bazı hastaların görünümlerini oldukça biçimsizleştirir ve toplumsal yaşama uyumlarını güçleştirir.Bazı hastalardaysa bu oluşum bozuklukları daha gizlidir.

    En özel belirti, boynun tepesinde omuzlan birleştiren üçgen biçiminde, enine 2 etli kanatçık varlığıyla nitelenen, perdeli kısa boyundur. Göz ve alt-çene oluşum bozuklukları da vardır. Elde 4. tarak kemiğinin kısalığı, kaval kemik düzlüğünün örs biçiminde olması gibi bu sendroma özgü çeşitli kemik oluşum bozukluklarına da rastlanır. Ayrıca kalp, böbrek oluşum bozuklukları gibi çeşitli iç organ bozuklukları görülür.

    Dolayısıyla, bu gibi anormallikleri sistemli olarak aramak için tam bir bilanço gerekir. Biyolojik bilançoda, adet kanamaları kesilmiş kadınlarınkine benzer bir hipofiz salgılamasıyla birlikte toptan yumurtalık yetmezliği saptanır. Karın içine bakma muayenesinde, üstünde ne bir olgunlaşan folikül, ne de sarı cisim nedbesi bulunan, parlak sedefimsi iki şeride dönüşmüş, gelişmemiş yumurtalıklar gözlenir. Kromozom yapısının incelenmesi. 44 X O formülü biçiminde bir X cinsellik kromozomunun eksik olduğunu gösterir.

    Tedavi, bu oluşum bozukluklarını önleyebilmekten uzaktır. Ama ergenlik yaşı olan 12-13 yaşından başlanarak verilen östrojenlerin, etkinliği olmayan yumurtalıkların yerini doldurmasına ve belirli bir boy uzamasına, özellikle bir kız ergenliğine, yani memelerin, kadın tipinde kıllanmanın, kadın dış üreme organının, dölyolunun ve dölyatağınm gelişmesine, âdet kanamalarının başlamasına olanak sağlaması açısından, tedavi ilginçtir. Böylece, bu kadınlar evlenebilecekler ve normal bir cinsel yaşamları olabilecektir. Ama çok özel birkaç kuraldışı durum bir yana bırakılırsa, yumurtalıklarının yumurta üretmekten yoksun olması nedeniyle kısır kalacaklardır

    *

    Verem
    Verem (tüberküloz), mycobacterium tuberculosis'in dormant yaşayabilme özelliği başta olmak üzere, diğer biyolojik özellikleri ve epidemiyolojik koşullar nedeniyle eradikasyonu çok güç olan bir hastalıktır.Tüm tüberküloz (TB) olgularının % 80-90’ı akciğerlerde ortaya çıkar.

    En çok akciğerlerde yerleşen, had ve müzmin şekilleri olan özel mikroorganizmalar tarafından husûle getirilen çok eskiden beri bilinen bir enfeksiyon hastalığı. Tıp târihi bu hastalığın binlerce seneden beri var olduğunu göstermektedir. Eski Mısır mumyalarında omurga tüberkülozunun izlerine rastlanmıştır. Tüberküloz terimi ilk olarak 1834 senesinde kullanılmağa başlandı. Tüberkülozun âmili 1882’de Robert Koch tarafından keşfedilmiş ve “Koch Basili” olarak adlandırılmıştır. Yıllar geçtikçe, tüberkülozun bilinmeyen yönleri gün ışığına çıkmış, teşhis ve tedâvisi konusunda büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.

    Tüberküloz basili, mikroorganizmaların mikobakteriler sınıfındandır. Mikobakteriler; hareketsiz, sporsuz, asit ve alkalilere dayanıklı ve oksijen seven bakterilerdir. Mikobakteriler grubunda zararsız olan birçok mikroorganizma da vardır. İnsan tüberkülozu; mikobakterilerin insan tipi, sığır tipi ve nâdiren de kuş tipiyle meydana gelir. Bir de atipik mikobakterilerle meydana gelen tüberküloz vardır ki, bu tüberküloz tipi, tedâviye dirençli olması ve bâzan öldürücü olması sebebiyle ehemmiyet arzetmektedir. Tüberküloz basili ortalama 1-4 mikron uzunluğundadır. Patatesli, yumurtalı, gliserinli katı ortamlarda yaklaşık olarak 4-6 haftada üreme gösterir.

    Tüberküloz basili hasta organizmada hastalığın yerleştiği organın salgı materyali içinde bulunur. Akciğer tüberkülozunda balgamla, böbrek tüberkülozunda idrarla, barsak tüberkülozunda dışkı ile, kemik veya lenf bezi tüberkülozunda cerahatle dışarı atılır. İnfeksiyon, bu salgı maddeleriyle herhangi bir şekilde temas etmek sûretiyle bulaşır. İnsanda tüberkülozun en mühim bulaşma yolu, solunum yoludur. Bu yolla hastalık, ya hastanın öksürük, aksırık ve salyası ile bulaşmış havada basili taşıyan gözle görülmeyen çok küçük damlacıkların solunması veya kurumuş ve toz hâline gelmiş basilli balgamın karıştığı havanın solunması yoluyla meydana gelir. Ayrıca basilli materyel doğrudan ağız ve boğaz yoluyla da vücûda girebilir. Sığır tipi tüberküloz enfeksiyonunda başlıca kaynak inekler ve bunların sütüdür. Yurdumuzda süt ve süt mâmülleri genellikle kaynatılarak hazırlandığı için bu yolla bulaşma daha az önemlidir.

    Tüberkülozun insanda en çok yerleştiği organlar akciğerler, komşu lenf düğümleri, plevra (akciğer zarı) bronşlar ve gırtlaktır. Buna karşılık kalp kası, iskelet kasları, mîde pankreas, trioit, erbezleri, yumurtalıklar ve hipofiz bezi tüberküloza en dirençli organlardır.

    Akciğer tüberkülozunda, akciğerlerde yer alan kaviteler, hem iyileşmelerin güçlüğünden, hem de hastaların çevrelerine hastalığı yaymalarına sebep olduklarından dolayı büyük önem taşırlar. Kaviteler tek veya çok sayıda olup, büyüklükleri 2 ilâ 10 cm arasında değişir. Biçimleri yuvarlak, oval, düzensiz olabilir. Kavitenin içinde havadan başka cerahat, salgı ve bol miktarda tüberküloz basili bulunur. Kavite şâyet bronşlara açılıyorsa bu durum, hem hasta için, hem de hastanın çevresi için büyük tehlike doğurur.

    Tüberküloz, primer (birincil, ilk) ve reinfeksiyon (tekrarlamış) tipi tüberküloz olmak üzere ikiye ayrılır.

    Primer tüberküloz, daha önce tüberküloza hiç yakalanmamış olan vücutta, ilk basil alımını tâkiben tüberküloz husûlüne verilen addır. Reinfeksiyon tüberkülozu ise daha önce tüberküloz basiliyle temas etmiş ve primer enfeksiyonu geçirmiş ve organizmada bunun üzerinden az veya çok bir zaman geçtikten sonra yerleşen tüberkülozdur. Tüberküloz basili; deri, göz, ağız, solunum sistemi, mîde, barsak kanalından girebilirse de, primer enfeksiyon, büyük bir oranda solunum yoluyla husûle gelir ve akciğerlerde genellikle üst loblara yakın yerleşir ve böylece primer kompleks meydana gelir. Primer kompleks genel olarak zararsız bir lezyondur ve çoğunlukla hiçbir belirti vermeden iyileşir. Bâzan iyileşirken kireçli bir iz bırakır. Primer kompleks nâdiren ilerleyici bir gidiş gösterir ve bir primer tüberküloz durumu ortaya çıkar.

    Primer kompleksin iyileşmesinden sonra organizmanın tüberküloz basiline karşı reaksiyonları değişmiş ve tüberküloz allerjisi gelişmiştir. Tüberkülozda allerji organizmada canlı tüberküloz basilleri taşıyan özel tüberküloz dokusunun bulunuşu ile meydana çıkmış özel bir reaksiyon şeklidir. Reinfeksiyon tüberkülozu: Primer enfeksiyonu geçirmiş ve tüberküloz allerjisi husûle gelmiş olan bir vücutta, aylar veya seneler süren gizli bir dönemden sonra başgösteren tüberkülozdur. Bu tüberküloz, ya dışardan yeniden tüberküloz basili alınmasıyla veya eskiden mevcut olan tüberküloz odaklarının alevlenmesiyle meydana gelmektedir.

    Akciğer tüberkülozunun akciğer içine ve vücûda yayılımı, kan yoluyla, bronşlar yoluyla, lenf damarları yoluyla ve doğrudan komşuluk yoluyla olabilmektedir. Tüberkülozun yaygınlaşmış hâline miliar tüberküloz denir ki, bu durum ağır ve ciddî bir hâldir.

    Tüberkülozda diğer enfeksiyonlarda olduğu gibi bir bağışıklık bulunmaz. Tüberküloz bağışıklığı kısmî ve özel bağışıklıktır; tam bir direnç değildir. Tüberkülozda, basillerin vücûda ilk girişiyle sonraki girişi arasındaki olaylar birbirinden farklıdır. İnsanda ilk enfeksiyon genellikle hiç belirti vermeden iyileşebilen küçük bir lezyon olarak kalır. Tüberkülozda allerji teşekkülünü, bir başka deyimle ilk bulaşmanın koruyucu etkisini gösteren klinik müşâhadeler, verem aşısı fikrini doğurmuş ve böylece BCG aşısı geliştirilmiştir. Kitle hâlinde aşılanmalarla, tüberkülozdan ölüm oranları oldukça azalmıştır. Aşı, deri testiyle şahsın, daha önce enfeksiyona mâruz kalmadığı tespit edildikten sonra, sol omuz bölgesi deri içine yapılmaktadır. Bugün 0-5 yaş arası grupta, kitle hâlindeki aşılamalarda, deri testi yapılmadan BCG uygulanmaktadır. Bu usûlde deri testi müspet olanlarda bile aşı tatbikinin hiçbir tehlikesi yoktur.

    Akciğer tüberkülozunun belirtileri ve seyri: Vak’aların pekçoğunda silik belirtilerle sinsice başlar. Bu yüzden çok ilerlemiş hâle gelinceye kadar gizli kalan pekçok vak’a vardır. Bu sebeple verem taramalarında hiç klinik belirti göstermeyen birçok vak’anın tespiti mümkün olmaktadır. Ateş, veremin en sık görülen belirtilerindendir. Genellikle akşama doğru yükselen hafif bir ateş vardır. Bu ateş bâzan haftalar ve hattâ aylarca devam eder. Yorgunluk ve hâlsizlik, erken belirtilerin başında gelir. Kilo kaybı umûmiyetle yavaş ilerler, fakat bâzan çok belirgin olabilir. İştahsızlık ve hazımsızlık vardır. Gece terlemeleri daha ziyâde ilerlemiş vak’alarda rastlanan bir belirtidir.

    Kadınlarda âdet bozuklukları da sık görülür. Bu sayılan belirtiler genellikle sinsi başlar ve gelişir. Fakat bazan belirtiler âni olarak gelişir ki, bu durum da bir soğuk algınlığı veya gribi andırır.

    Öksürük ve balgam çıkarma, en çok görülen belirtilerdendir. Hastalık ilerledikçe öksürük şiddetlenir, balgam miktarı artar. Kanlı balgam da önemli belirtilerden biridir. Balgamdaki kanın miktarı ve niteliği çok değişiktir. Balgamda çizgiler hâlinde görülen kan bulaşımından, büyük ve öldürücü kanamalara kadar değişebilir.

    Veremli hastalarda bir belirti de hışırtılı solunumdur. Önemli bir belirti de yan ağrısıdır. Yan ağrısı özellikle tüberküloza bağlı olarak ortaya çıkan zâtülcenpte görülmektedir.

    Tüberkülozda teşhis metodları:

    1. Hastanın teferruatlı olarak hikâyesi alınmalı, yukarda anlatılan bilgilerin doğrultusunda, gerekli bütün suâller sorulmalıdır.

    2. Klinik muâyene bulgularının mevcûdiyeti teşhisi destekler, normal oluşu tüberküloz ihtimâlini reddettirmez.

    3. Radyolojik muâyene bulguları: En mühim teşhis metodlarından biridir. Klinikte hiçbir belirti vermeyen bir çok lezyonlar röntgenle tespit edilebilmektedir. Gerek klasik röntgen cihazlarıyla gerekse Bilgisayarlarla olan Tomografi cihazlarıyla Akciğer dokusunun bütün derinliklerindeki lezyonlar tespit edilebilir.

    4. Tüberküloz deri testleri: Tüberkülinle yapılan deri testleri çok mühim ve özel bir teşhis değeri taşır. Müspet bir tüberkülin deri testi, dâima vücutta canlı tüberküloz basillerinin mevcûdiyetini gösterir. Test yapılırken old tüberkülin veya P.P. D (Saflaştırılmış tüberkülin proteini) kullanılmaktadır. Tüberkülin deri içine belirli miktarda verilecek olursa 72 saat sonra meydana gelen sertlik ölçülmektedir. Testin müspet olması, sâdece vücutta tüberküloz basilinin mevcudiyetini gösterir; tüberküloz hastalığını ispat etmez. Enfeksiyon almış ve allerjize olmuş bir kimsede ömür boyu, deri testi müspet bulunur. Kitle taramalarında deri testi müspet olanlar radyolojik tetkike tâbi tutulurlar.

    5. Tüberkülozun kesin teşhisi hiç şüphesiz Koch basilinin mikroskobik olarak bulunmasıyla konulur. Diğer teşhis metodlarıyla ne kadar kuvvetli olursa olsun ihtimâlî teşhis konulur.

    Mutlak teşhis, ancak (hastalığın yerine göre) balgam da, idrarda, lenf düğümünde vs. Koch basilinin görülmesiyle konulabilir. Bunun için ya ilgili materyel direkt olarak veya özel vasatlarda üretilerek veya kobaya zerkedilerek basil aranır.

    Akciğer dışı tüberkülozlar: 1) Gırtlak Tüberkülozu: Ses kısıklığı, ağrı ve yutma güçlüğü vardır. 2) Soluk borusu ve yutak tüberkülozu; oldukça nâdirdir. 3) Plevra (akciğer zarı) tüberkülozu. 4) Periton (karın zarı) tüberkülozu: Karında su toplanır, ateş, belirsiz ağrılar ve bazan da barsak tıkanıklığı belirtileriyle kendini gösterir. 5) Perikard (kalp zarı) tüberkülozu. 6) Lenf bezlerinin tüberkülozu: Tedâviye oldukça inatçı olup, uzun yıllar etkisiz gibi görülmesine rağmen sıklıkla nükseder. Bu sebeple tedâviye en az 2,5-3 sene devam edilmeli ve hasta lenf bezleri çok büyük ve yumuşaksa cerrâhî olarak çıkarılmalıdır. 7) Mîde-barsak kanalına âit tüberküloz: Akciğer tüberkülozunda balgamın sık ve çok miktarda yutulması ile meydana gelir. Barsaklarda yer yer ülserler vardır. 8) Böbrek ve idrar yolları tüberkülozu: İdrarda kanama olur. 9) Genital tüberküloz. 10) Kemik tüberkülozu. 11) Deri tüberkülozu.

    Görüldüğü gibi, tüberküloz, vücutta akciğerlerden başka birçok organda görülebilmektedir.

    Tedâvi: Bir tüberküloz hastasının başarıyla tedâvisi için lüzumlu bilgilere sâhip olmak yanında, her şahsın özel problemleriyle ilgilenmek ve bunları değerlendirmek de şarttır. Hastalık, fakir, yaşama şartları kötü ve eğitimi yetersiz ortamlarda artış gösterir. Hastalanma temâyülünü artıran sebepler arasında; ergenlik çağı, gebelik, kötü beslenme, kontrolsüz şeker hastalığı, steroid tedâvisi, bağışıklık sistemini baskılayan ilâçlarla tedâvi ve meslek hastalıkları sayılabilir.

    Tedâvide mühim prensip, hastalara sağlıklarını kazandırmanın yanısıra, skellerin husûlünü önlemek veya en aşağı seviyeye indirmektir.

    Birçok hastalıktan farklı olmak üzere tüberkülozda en az bir, birbuçuk sene gibi uzun bir süre devam eden sabırlı bir ilâç tedâvisi gereklidir. Ayrıca, dâimâ birden fazla ilâcın birarada kullanılması da zarûrîdir. Hastalığın aktif döneminde, hastanın bir müddet hastânede yatırılmasında fayda vardır, sanatoryumlar daha uygundur.

    Streptomisinin keşfedilmesiyle, tüberküloz tedâvisinde büyük bir çığır açılmıştır. Sonradan birçok ilâç daha keşfedilmiştir. Streptomisinden başka ençok kullanılan ilâçlar, isoniazid, etambutol, rifampisindir. Bu ilâçların bâzı istenmeyen tesirleri de vardır. Tedâvinin tam bir disiplin içinde ve doktor kontrolünde yürütülmesi şarttır. Düzensiz ilâç kullanımı, tüberküloz basillerinde ilâçlara karşı direnç meydana getirmektedir.

    Tüberkülin deri testi müspet olan 5 yaşından küçük çocuklarda enfeksiyonun hastalık hâline dönüşmesini önlemek için 5-6 ay kadar koruyucu olarak isoniasid verilmesi, ayrıca aktif ve basil çıkaran bir âilede hastayı tecrit imkânı yoksa, âile fertlerini koruyucu olarak isoniasid tedâvisine almak faydalıdır. Tüberkülozda cerrâhî tedâvi bugün önemini kaybetmiştir.

    Tüberkülozdan korunmada önemli bir husus, yeni doğan bütün çocukların hayâtın ilk ayı içinde aşılanmasıdır. Ayrıca beslenme şartlarının düzeltilmesi, temizliğe ve hijyenik kâidelere riâyet, halkın sağlık eğitimine tâbî tutulması ve belirli zamanlarda yapılan kitle taramaları ile tüberkülozdan korunmak mümkündür.

    Verem

    Belirtileri şunlardır: a) Akciğerle ilgili olanlar

    Öksürük, balgam,hemoptizi: Üç hafta süren her öksürükte tüberkülozdan şüphelenilmelidir.Öksürük bazen kanlı,çoğu zaman kansız balgamla birlikte görülür.

    Göğüsağrısı,sırt ağrısı,yan ağrısı: Plevra tutulumu olduğunda solumakla değişen ağrı olur.

    Nefes darlığı: Lezyonların yaygın olduğu ya da plevra sıvısının fazla olduğu durumlarda görülür.

    b) Genel bulgular

    Halsizlik, çabuk yorulma, kilo kaybı, çocuklarda kilo almada duraklama, ateş, gece terlemesi gibi bulgular. Genel olarak ateş intermittandır; sabahları yoktur,öğleden sonra ürpererek yükselir, gece terleyerek düşer.

    Tüberkülozlu bir hasta ile yakın temasta olan bir kimsede yukarıda sayılan bulguların biri veya birkaçı olması halinde öncelikle akciğer tüberkülozundan şüphelenmek gerekir.Diğer organ tüberkülozlarında bulgular, tutulan organa göre değişir.

    Bulaşma Yolları ve Bulaştırıcılık:

    Veremli hastaların öksürük ve aksırıkları ile havaya saçılan mikropların solunması ile bulaşır.

    Verem mikropları, güneş ışığı girmeyen ve havalandırmayan yerlerde uzun süre yaşayabilir.

    Verem, yiyecekler, giyecekler ve ortak kullanılan eşyalarla bulaşmaz.

    Verem kalıtsal değildir.

    Hastaların bulaştırıcılığı, tedavilerine başlandıktan sonraki 2-3 haftada pratik olarak sona erer.

    Tanımlar ve Sınıflama

    Primer Tüberküloz daha önce TB basili ile karşılaşmamış bir kişide ortaya çıkan ve çoğunlukla kendiliğinden iyileşen, çocuk tüberkülozu olarak da bilinen durumdur.

    Enfeksiyon:TB basili ile ilk kez karşılaşmış ve bir seri immünolojik reaksiyon sonucu 'gecikmiş tipte aşırı duyarlılık' gelişmiş kişilerdeki durumdur.Kişinin hasta olması anlamına gelmeyen bu durum tüberküline reaksiyonun gösterilmesi ile ortaya konulur.Enfekte bireyler hasta olmaya aday kişilerdir.

    Post Primer Tüberküloz: 'Erişkin tip TB' veya 'reenfeksiyon tüberkülozu' olarak da adlandırılan bu durum daha çok erişkin çağda görülen, balgamda basil çıkarılması, kavitasyon gibi klinik özellikler arzeden bir tablodur.Tüberküloz dendiğinde genellikle kastedilen post primer tüberkülozdur.

    İlaca Dirençli Olgu: En az bir TB ilacına dirençli basille hastalanmış olgu

    Çok İlaca Dirençli Tüberküloz (MDR-TB): İzoniyazid ve Rifampisin'in ikisine birden veya bunlarla birlikte başka ilaç(lar)a dirençli basil çıkaran olgulardır.En az İzoniyazid ve Rifampisin direncinin MDR-TB olarak alınması, bunların TB tedavisinin en temel iki ilacı olması nedeniyledir.(WHO ve IUATLD :Uluslararası Tüberküloz ve Akciğer Hastalıklarına Karşı Birlik) ile diğer otoriteler de bu tanımı aynı şekilde yapmaktadırlar.

    MDR-TByönetiminin WHO tarafından belirlenen temel prensipleri şunlardır:

  • Öncelik MDR-TB gelişimini önlemektir.

  • Gerekli ilaçlar mevcut olmalıdır.

  • Bu hastalar için özel tedavi üniteleri oluşturulmalıdır.

  • Bu hastalar için uygun tedavi rejimleri düzenlenmelidir.

  • Gerekli duyarlılık testleri yapılabilmelidir.

  • MDR-TB kontrol programı için uzun süreli personel ve mali kaynak ayrılmalıdır.

    Sınıflama ise şu şekilde olmaktadır:

    1) Akciğer tüberkülozu

    A- Yayma pozitif olgular

  • En az iki balgam örneğinde yayma ile Aside-Rezistan Basil (ARB) gösterilen hastalar;

  • Balgam yaymasında bir kez ARB pozitif bulunan fakat aktif akciğer tüberkülozu ile uyumlu radyolojik bulgularılan ve bir hekim tarafından,tüberküloz tedavisi kararı verilen hastalar;

  • Balgam yaymasında bir kez ARB pozitif bulunan ve kültürü de pozitif gelen hastalar

    B- Yayma negatif olgular ( Şüpheli TB olguları)

    İki hafta ara ile alınanve her seferinde yayma negatif olan, fakat radyolojik olarak TB ile uyumlu lezyonları olan ve en az bir hafta geniş spektrumlu antibiyotik kullanılmasına rağmen klinik yanıt alınamayan ve ayırıcı tanı olanakları iyi olan bir hastanede TB tedavisine karar verilen hastalar

    C- Kültür müspet olgular

    Balgam yaymaları negatif olan fakat kültürde üreme olan hastalar

    2) Akciğer Dışı Organ Tüberkülozu

    Akciğer dışındaki organlardan alınan örneklerde ARB gösterilebilen veya TB ile uyumlu histolojik ve klinik bulgusu olan hastalar

    Bulaşma hemen daima solunum yoluyla olduğu için, verem savaşı akciğer tüberkülozu iledir.

    Tanı:

    Tüberkülozun kesin tanısı bakteriyolojiktir ; yalnız radyoloji ile TB tanısı konulmaz.

    Tüberkülin Testi (PPD): PPD, kişininTB basili ile karşılaşıp karşılaşmadığını, yani enfekte olup olmadığını gösteren bir testtir.Hastalık aktivitesi hakkında bilgi vermez.Ülkemiz koşullarında daha çok çocukluk çağında değerli bir tanı aracıdır.Çocuklarda tüberkülin pozitifliği, hiçbir klinik ve radyolojik bulgu olmasa bile ilaçla korunmayı gerektirir.

    Yetişkinlerde ise tüberkülin pozitifliği çok yaygındır ve bunların ne zaman enfekte olduklarınıayırdetmek de mümkün değildir.Bu müspetliklerin bir kısmı da BCG'ye bağlıdır.Ülkemiz koşullarında bu nedenle,yetişkinlerde tüberkülin ancak yardımcı bir tanı kriteridir.TB'nin bazı formlarında test menfi olabilir.TB'de şüphe edilen 15 yaşından küçük çocuklara mutlaka tüberkülin testi yapılmalıdır.

    Verem Aşısı(BCG "Bacille Calmette-Guerin")

    Virulansı azaltılmış yani hastalık yapmadan direnç kazandıran basil esasına dayandırarak ilk 1920'li yıllarda üretilen aşıya, basilin ve bulucularının isimlerinin baş harfi alınarak kısaca BCG ismi verilmiştir.

    BCG aşısı, ısı ve ışığa çok dayanıksızdır.Aşılanan kişiyi 5-6 yıl süreyle, %80 oranında korur.Özellikle doğumdan itibaren uygulanabilir.Cildin en üst tabakalarına uygulanması BCG'nin komplikasyonlarını azaltır.Aşıyerinde oluşan 7-8 mm çapındaki papül 20-30 dakikada kaybolur.Daha önce TB basili ile karşılaşmamış olan kimselerde,aşı yapıldıktan 3-4 hafta sonra aşı yerindebir nodül oluşur.Bu nodül kızarır ve 6. haftaya doğru hafif bir şekilde akar, 8. haftada kabuk bağlar ve birkaç hafta sonra kabuk düşerek yerinde bir nedbe (skar) bırakır ve yaşam boyu kaybolmaz.Nedbeleşmeyi çabuklaştırmak için antibiyotikli tozlar ve pomadlar kullanılmaz.

    Aşıdan sonra kırgınlık, ateş vb. semptomlar görülmez.Aşının deri altına yapılması veya steril koşullara dikkat edilmemesi sonucu deri altı abseleri oluşabilir.

    Özellikle 0-6 yaş grubundaki çocuklara aşıdan önce tüberkülin testi uygulamanın büyük önemi vardır.Kırsal kesimde tüberkülin testinin 3 gün sonraki kontrolü pratik olarak zor olduğundan direkt BCG uygulanır
  • *

    Zatürre
    Zatürre Akciğerlerin bakteri, virüs, riketsiya gibi çeşitli mikroorganizmalarla veya kimyevi ajanlarla ve yabancı maddelerle ihtihaplanması hali. Tıp lisanındaki adı pnömonidir.

    Pnömoniler, anatomik dağılış şekillerine göre lober ve lobüler olarak ayrılmışlardır. Lober pnömonide akciğerin bütün bir lobu yaygın olarak iltihaplanmıştır. Daha ziyade çocuk ve yaşlılarda rastlanan lobüler, diğer adıyla bronkopnömonilerde, ihtihap yer yer odaklar halindedir ve bronşiyoller de iltihaba katılmışlardır. Lober pnömonilerin çoğu pnömokok denen mikroplarca meydana getirilmektedir. Bronkopnömoniler; kronik, boğmaca, grip, kızıl, difteri, tifo gibi hastalıkların gidişi esnasında meydana gelir. Kaşeksi, ihtiyarlık, raşitizm, beslenme bozuklukları, müzmin ishaller, müzmin nefrit, dolaşım yetmezliği bronkopnömoniler için zemin hazırlar.

    Pnömoniler (Zatürreler), omilin cinsine göre şöyledir:

    1. Bakteriyel zatürreler:

    a) Pnömokoksik zatürre: Lober zatürrelerin tipik Örnekini teşkil etmektedir. Pnömokoklar, normal kişilerin boğazında hastalık yapmadan uzun zaman bulunabilirler.

    Zatürre, ilkbahar ve kış mevsimlerinde daha fazla görülmektedir. Bunun sebebi, grip ve nezle gibi virüs enfeksiyonlarının bu mevsimlerde daha sık görülmesi ve virüslerin boğaz mukozasını hasara uğratarak, zaten boğazda mevcut olan pnömokoklara giriş kapısı hazırlamalarıdır. Pnömokokların birçok insanın boğazında mevcut olmasına rağmen hastalığın seyrek görülmesi, bu mikroorganizmaların akciğerlere kadar ilerlemesini engelleyen kuvvetli bir müdafaa tertibatının bulunmasındandır (mukus salgısı, epiglot refleksi, lenf akımı vb.). Bu müdafaa tertibatının soğuk, alkol, morfin, narkoz gibi sebeplerle bozulduğu hallerde boğazdaki pnömokoklar akciğerlere inme imkanını bulmaktadırlar. Akciğerlere inen pnömokoklar ödem husule getirip, üremeye başlayarak hastalık tablosunu meydana getirirler.

    Genellikle hastalık birden bire başlar. Başlangıç belirtileri, titreme başağrısı, sür'atle yükselen ateş, öksürük, yan ağrısı ve paslı balgamdır. Devamlı bir gidiş gösteren yüksek ateş, tedavi görmeyen hastalarda 5 ila 10'uncu günler arasında kriz şekline döner. Ateş, yaşlı ve zayıf bünyeli hastalarda fazla yüksek değildir. Yan ağrısı bazan çok şiddetli, bazan da künt (kısa kısa) bir ağrı şeklindedir; hastalık ilerledikçe şiddeti azalır. Başlangıçta kuru bir öksürük vardır. Umumiyetle ilk gün içerisinde az miktarda yapışkan ve paslı bir balgam çıkmaya başlar. Yaşlı ve zayıf hastalarda paslı balgam yerine kanla karışık sulu bir balgam bulunabilir.

    Başağrısı, huzursuzluk, uykusuzluk ve ruhsal bozukluklar sık rastlanan belirtilerdendir. Nefes darlığı da sık görülür. Ağır vak'alarda ölüm en fazla 6 ila 8. günler arasındadır.

    Zatürreli hastanın görünümü ağır bir hasta intibaını verir. Hasta çok terler, yüz kırmızı, hafifçe morumsu ve ızdıraplıdır. Vak'aların 1/3'inde dudak kenarında uçuk görülür.

    Muayenede, akciğerlerde zatürre ile ilgili anormal bulgular ve sesler tespit edilir. Nabız sayısı, ateşle birlikte artmıştır. Kandaki beyaz küre (lökosit) sayısında artış vardır. Akciğerlerin röntgenle tetkiki, teşhise oldukça yardımcı olur. Balgamın mikroskobik muayenesi de önemlidir. Lober pnömoninin başlıca komplikasyonları; zatülcenp, ampiyem, kalp zarları iltihapları, menenjit, akciğer apsesi, eklem iltihabı, karın zarı iltihabı, tükrük bezi iltihabı ve nadir olarak da konjonktivit, sarılık ve nefrittir.

    b) Streptokoksik zatürreler: Genellikle bronkopnömoni (Lobüler pnömoni) şeklindedirler. En çok grip ve kızamık gibi solunum yollarının viral enfeksiyonları sırasında ortaya çıkarlar. Hastalığın seyri esnasında ampiyem (akciğer zarları arasında iltihap birikmesi) sık görülür. Hastalığın başlangıcı sinsi olup, aşikar morarma, aşırı terlemeyle beraber görülen düzensiz bir gidiş gösteren yüksek ateş, bulantı ve kusma vardır. Hastalığın gidişi, pnömokoksik zatürreden daha ağırdır ve ölüm nispeti daha fazladır.

    c) Stafilokoksik zatürreler: Bunlar da pronkopnömoni tarzındadırlar. En fazla grip komplikasyonu olarak ortaya çıkarlar. Yeni doğanlarda ve süt çocuklarında, büyük çocuklara ve erişkinlere nispetle daha fazla görülür. Nadir görülen bir zatürre türüdür. Çok sayıda apselere, bronş genişlemelerine ve akciğer fibrozisine bu tür zatürrelerde fazla rastlanır. Hastalığın başlangıcında çok defa boğaz ağrısı, öksürük, kırıklık vardır. Sonra ekseriya titreme, yüksek ateş, nefes darlığı, morarma, şiddetli yan ağrısı, terleme ortaya çıkar, öksürük şiddetlenir, kanlı ve iltihaplı balgam çıkmaya başlar. Ağır vak'alar tedavi edilmediği takdirde birkaç gün içinde ölümle neticelenir.

    d) Friedlaender zatürresi: Erken teşhis çok mühimdir, zira tedavi edilmeyen hastaların % 80'i ölür. Nadir görülürler. Lober veya lobüler tarzda olabilirler. Bunlar akciğer cerahatlenmelerine yol açarlar. Zayıf ve dayanıksız kişilerde, yaşlılarda, alkoliklerde, müzmin hastalığı bulunanlarda daha sık görülür. Ağır vak'alarda çok defa sarılık bulunur.

    e) Hemophilus influenza zatürresi: Nadir görülen bir zatürredir.

    Bunlardan başka, veba, tularemi ve tüberkülozda da pnömoni benzeri durumlar vardır.

    Bakteriyel zatürrelerin tedavisi: İlk yapılacak iş, zatürrenin amilini, yani sebebini bulup uygun olan ilacı tespit etmektir. Yatak istirahati, iyi bir bakım çok mühimdir. Hastalar önceleri sulu, sonraları yumuşak gıdalarla beslenmelidirler. Yan ağrısına karşı yüksek dozda kodein ve diğer ağrı kesiciler verilir. Sıcak tatbikatı da faydalıdır. Zatürre tedavisinde en tesirli antibiyotik penisilindir. Zatürre neticesi ortaya çıkan komplikasyonlar da tedavi edilir.

    2. Viral zatürreler: Viral zatürrelerin bir kısmı psittakozis, grip, çiçek, su çiçeği, kızamık, lenfositler koryomenenjit, enfeksiyöz mononükleoz, bulaşıcı sarılık, kedi tırnağı hastalığı gibi bilinen bir virüs hastalığının gidişi esnasında husule gelirler.

    a) Primer tipik zatürre: Etken, Aeton ajanı olup, bu gerçek bir virüs değildir. Fakat hastalık tablosu, viral zatürrelerin bir örneğidir. İnsandan insana tükrük damlacıklarıyla bulaşır. Hastalık daha ziyade okul, kışla gibi sıkı bir temas halinde yaşayan insanlarda görülür. Kuluçka süresi 2-3 hafta kadardır. Hastalık başağrısı, kırıklık, iştahsızlık, nezle, farenjit ve anjinle veya sadece ateşle sinsi olarak kendini gösterir ve bundan sonra tahriş öksürüğü başlar. Öksürük nöbetleri hastaları çok rahatsız eder. Yan ağrısı nadirdir. Nabız hızlanmamıştır. Hastalık değişik tablolar arz edebilir. Hastalığın gidişi iyidir. Ölüm çok nadirdir.

    Tedavide, tetrasiklin, codein, ağrı kesiciler verilir. Yatak istirahati lüzumludur. Diyette (perhizde) önemli bir değişikliğe gerek yoktur.

    Psittacosis zatürresi: Papağan, güvercin, kanarya gibi kuşlarda bulunan viral bir hastalığın insanlara bulaşmasıyla husule gelir. (Bkz. Papağan Hastalığı)

    3. Q Humması: Hastalığın amili riketsiya grubundan bir mikroorganizmadır. Kenelerin dışkısı ile veya bu bulaşık dışkının kurumuş tozları ile bulaşmış olan et ve derilerle uğraşan insanlarda meslek hastalığı olarak görülmüştür. Mikrobu taşıyan keneler vasıtasıyla sığırlara, keçi ve koyunlara geçerek, bunlarda gizli bir hastalık meydana getirdiği ve bunların sütleri veya süt ürünleriyle de insanlara bulaştığı anlaşılmıştır.

    Bu hastalık, her mevsim ve yaşta görülebilir. Bazı vak'alarda şiddetli başağrısı, göz dibi ağrıları, adale ağrıları, bulantı, nezle, boğaz ağrısı gibi başlangıç belirtileri vardır. Bundan sonra ateş yükselir. Bol terlemeler olur. Yan ağrısı, kuru öksürük vardır. Sonradan balgam eklenir. Muayenede belirgin bulgu yoktur. Filmde zatürre odakları görülür. Hastalık tam şifa ile neticelenir. Ölüm çok nadirdir. Nekahat devri haftalarca sürer ve hastalar kendilerini çok halsiz hissederler. Kesin teşhis mikrobun balgam veya kandan elde edilmesi veya özel testlerle konulur. Tedavide belirtilerle mücadele edilir ve tetrasiklin verilir.

    Zatürre, memleketimizde çocukluk döneminin önemli bir hastalığı olmaya devam etmektedir. Yurdumuzdaki bebek ölümlerinin 1/3 kadarı zatürreden olmaktadır. Bebeklerde görülen zatürre, daha ziyade kızamığın bir komplikasyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Zatürreden ölüm ise, beslenmesi bozuk olan bebeklerde daha çok görülmektedir. Zatürre ve diğer enfeksiyon hastalıklarından husule gelen bebek ölümlerini azaltmak için, topluma sağlık eğitimi uygulamak, kötü beslenme şartlarını ortadan kaldırmak ve çocukların aşılanma hizmetlerini aksatmadan yürütmek şarttır.

    Kaynak: Rehber Ansiklopedisi.



      Yorumlar

     
    Cami Hocası


    Turkcell Mobil İmza dünyaya açılıyor


    yoklugumla iyi gecinmeye bak


    EmRe Aydın - Hoşçakal


    Siyah ve beyaz


    nurettin rencber soyluyor avuntu


    nefesimi seyduna turkuleri emrah altinok


    mehmet gumus korkarim gideceksin


    yavuz bingol annem


    nurettin rencber seni anarken


     Son Eklenenler
    Bakilmasi Gerekenler
    Top 10 Konular
    nurettin rencber soyluyor av
    nefesimi seyduna turkuleri e
    mehmet gumus korkarim gidece
    yavuz bingol annem
    nurettin rencber seni anarke
    soner arica soyluyor sen gid
    her gunum yalan oldu simdi s
    erol evgin dilara sarkisi
    EmRe Aydın - Hoşçakal
    Ahmet cakar yayini terkediyo
    Öykü Berk - Evlerinin önü bo
    zeytin efsanesi
    Kar Manzarası
    Savas Sigortasi Fikrasi
    Tarkan - Dedikodu
    Duydumki unutmussun klibi iz
    Aile içi Sözler
    Bizimkisi Bir Aşk Hikayesi
    Takimlar ne kadar para alaca
    Marmara Denizi beşik gibi
    Hareket Sistemi Sağlığı [24681]
    Solunum Sistemi Sağlığı [20377]
    Cilt sağlığı ve estetik [17693]
    Alkolün Zararları [7153]
    Dini Sözler [5745]
    Aile içi Sözler [4542]
    Tanyeli İnanılmaz Frikik [4475]
    Dilek Pınar Muhteşem Bacak v [3967]
    Merve Sevi Frikik [3762]

     

     

    Copyright © 2006 Tüm Hakları Saklıdır www.seviyo.net


    Nickinizi Burya Girip:

    Anasayfa forumlar fikralar bloglar chat Ziyaretci djler yukle guzel sozler iletisim irc.seviyo.net kelebek kurallar mirc msn radio seviyo sesli sohbet spyware videolar oyunlar Portal